CİNS, EYLÜL 2021
*
Erol Göka
ile yapılmış bir söyleşi var, dergide. İnsan, dünyada özne olmaktan çıkıyor
mu?' diye soruluyor. Modernizm hümanizmden, çöp insana (homo-sacer) geldi. Açıkçası
insana bu gözle bakılıyor. Dünyada nüfusun fazla olması mıdır, bunu
söyleten şey ya da insanın halifeliğini kaybedecek
denli anlamsız bir duruma
düşmesi midir? Düşünmek
gerek. Ama dünya genelinde insanlara doğru 'sayıca çoksunuz, gereksizsiniz,
değersizsiniz' algısıyla yapılan gizli bir ekonomik-politik ve felsefi bir
propaganda var.
Oysa
tarihin, dünya hayatının öznesi daim insandır.
Halife insan, giderse
dünya ıssız kalacaktır. İnsan çünkü dünyanın ruhudur.
Ruhsuz bir alem yaşayamaz.
*
Orta sayfa
sohbeti Yıldırım Ağanoğlu'na ait. Ağanoğlu, Osmanlı tarihinde Balkanlar ve
Balkan göçleri üstüne yaptığı çalışmalarla bilinir. Başlık: Osmanlıda
milliyetçilik yapan son topluluk Türklerdi.' Ağanoğlu'nun şu fikrine katılmak
mümkün değil: 'Birtakım aydınlarımız her ne kadar
onlar da Osmanlı büyük coğrafyasının insanları deseler de, o
Osmanlı kalmadı artık.' Osmanlı,
bilirsiniz bir hanedan adı olmaktan çok bir milletin, medeniyetin
ve dünya görüşünün adıdır. Osmanlılık, gecmişe de geleceğe de hükmetmeye
devam edecektir. Selçuklu bile bir çeşit Osmanlılıktan başka bir şey değildir.
Türkiye hakeza. Aslında millet ve medeniyet üstüne fikir üreten göçmenlerin
bu husustaki düşünceleri de ilginçtir. İlk Türkçülük, bilirsiniz Kazan'dan
gelen göçmen bir fikirdir. Şimdi benzer Türkçülük düşünceleri de Balkanlardan
ikinci kez, göçmen olarak gelmektedir. Oysa merkez; millet ve
medeniyet düşüncesinde bu fikirlerin üstündedir. Merkez: Osmanlıdır, Büyük
Doğulu’dur.
MUHİT, EKİM 2021
Dergi Hasan Aycın ile açılıyor. Hasan Aycın, İslam
medeniyetini, çizgi
sahasına olgun ve derin taşıdı. Türkiye'de dahası Büyükdoğu'da
çizgiye yeni bir tecrübe alanı açtı. Bu açıdan Hasan Aycın bir yol açıcıdır.
Muhit'in şiirlerinden şimdilik bahsetmiyorum. Bu açıdan bu sayı kayda değer değil.
Kâmil
Yeşil, Duyguların Ötelenmesi
Üzerine yazmış. Bu tür durumlar modern psikoloji
nedeniyle hep modern bir tarz ve kavramlarla söylendi, anlandırıldı. Gerçi aynı sayıda Erol Göka, bu psikolojik kavrayışa karşı çıkmış. Yine Ekim sayısında bakın Hüseyin Akın, babasının anısına
yazdığı bir yazıda bu vaziyeti nasıl anlatmış: '..Sıra geldi çaresizliği de cesaretsizliği ve
karamsarlığı da evde öğrendik. Meğerse bizim farkında
olmadan hayatın içerisinde öğrendiklerimiz, modern bilimde öteden beri var olan şeylermiş. 'Öğrenilmiş çaresizlik', öğrenilmiş cesaretsizlik gibi...'
Mustafa İsen'in Üçüncü Murat hakkındaki mülahazaları ilginç. Gerçi Üçüncü Murad, bu aralar hakkında epeyce konuşulan bir devlet
adamı. Temeddün
ve tefessüh
dönemlerini birlikte yaşamış. Çok çekişmeli ve sert bir siyasî hayat geçiren 3. Murad, açıkçası kendisini biraz da sanatın o
sağaltıcı ve yumuşatıcı atmosferine atmış. Bu atmosferin, katkıyı ve çürümeyi
aynı mesafe içinde
yaşatması da düşünülmeye değer bir şey. Bence bunun
temeli, kurucu bir sanat anlayışından ziyade tüketici bir sanat atmosferine
dayanır. Örneğin
Yunus'un şiiri, hem sanatın hem de dirilmenin bir verimidir. O nedenle Yunus'un
ve Akif'in sanatı oldukça farklıdır. İkisi de öncelikle sağaltıma değil aynı
zamanda diriltmeye ve kurmaya meyillidir. Sadece sağaltım, şiirin de diğer
sanat dallarının da zararına işlemiştir.
Her padişah adayı gibi 3. Murad da devrin önemli alim ve irfan adamları
tarafından yetiştirilmek üzere Manisa sancağına gönderilmiş. Şehzadelerin her birini
bir başka sancakta yetiştirmek, merkeze hazır hale getirmek bir Osmanlı siyasi
adetidir. Siyasi hareket, şimdi olduğu gibi yine o zamanlar da taşradan merkeze
doğruydu. Şehzadenin temsili taşradadır. Daha sonra çeşitli deneyimler ve aşamalarla
merkezî
yönetime doğru gider, şehzade.
Sancaklardaki her şehzade gelecekte padişah adayıdır. Bu yöntem, günümüzün parti anlayışını andırıyor. Çünkü sancaklarda yetişen her şehzade,
devleti yönetecek
farklı felsefî
ve siyasi düşünceleri de ediniyorlar. Akabinde çeşitli mücadelelerin ardından partiler gibi
merkezi temsil etme, devleti yönetme hakkı elde ediyorlardı.
BUDAK, OCAK- ŞUBAT 2021
Dosya: Türk Edebiyatı mı, Tükçe
Ebediyat mı (?) tartışması. Aslında Orhan Kahyaoğlu'nun 'Modern Türkçe Şiir Antolojisi' adlı eseriyle gündeme gelen bir konu. Bir sanat
meselesi değil politik meseledir.
*
Pandemiyle Sanatın Sonu mu Geldi? Diye sormuş, Büşra Kenan. Ben başka şeyler söyleyeceğim. Günümüz insanı büyük bir suçluluk- borçluluk psikolojiyle
hareket ediyor. Bu salgınla da borcunu biraz ödediğini düşünüyor. Bu borç doğanın, fıtratın borcuysa emin
olun mutlaka ödenir.
Ya görülmeyenin hakkı, borcu? Rilke, şairler için 'görünmeyenin arıları' demiş. Şiirse ona
görünmeyenin çiçeklerinden derlenmiş bir petektir.
Bu görünmeyenin bir şeyleri olmak için ille de şair olmaya gerek yoktur. E tabiî görünmeyen öldürüldüğüğüne göre, yani Niçe'ye göre Tanrı öldürüldüyse. Öldürülenlerin hakkı?
Michael Brendan Dougherty, Yevgeni Zamyatin'in '(We) Biz'i üstüne yazmış, bu metni Çağla Anılmış Soydemir ise çevirmiş.
Anahtar kelime: Distopya.
Distopya bağlamında çok eser var ama yazıda iki kitap öne çıkarılmış. George Orwel'in 1984'u ve
Aldous Huxley'in Cesur Dünya'sı.
George Orwell'in ' 1984'ü ' katı ve sert bir parti
egemenliğini işler. Aslında bu kitap Y. Zamyatin'in Biz'inden oldukça etkilenmiş bir yapıttır. Orwell'in
sert ve acımasız parti eğemenliği dediği şey, Y. Zamyatin'in konu ettiği Rusya
Komünizm partisi diktatörlüğüdür. A. Huxley'in ' Cesur Dünya'sı da kapitalizmin yol açtığı bir distopya örneğidir. O zaman için iki kutupta tutulmak istenen dünyanın iki kutbunda da meydan gelen
yıkım ve hayal kırıklıklarıdır.
BUZDOKUZ, SAYI: MAYIS- HAZİRAN 2021
Jim Leftwich'in 'Buzdokuz'a cevap olarak gönderdiği mektup, sunuşa konulmuş.
Şiir türleri
karnavalı yapmış Jim Leftwich.
Birazını buradan vermek isterim: 'Şiir dışı/ şiir olmayan
şiir, yazışmalar, süreç şiirleri, fluxus şiirleri,
eğlenceli şiirler, opak şiirler, boş şiirler, kaygan şiirler, çarpık şiirler, torklu şiirler,
oyuncu şiirler, aşk şarkıları, kasideler, labirentler, otodidaktik şiirler, yöntemsel şiirler, keyfî şiirler... seri şiirler, toplu
şiirler, yığın şiirler, sprey şiirler... kırıntı şiirler, doğaçlama şiirler, ezilme şiirleri, ...
su şiirleri, dans şiirleri, ateş şiirleri...'
Daha onlarca adlandırmayı yazmadım. İsterseniz şiir
isimleriyle biraz da biz dalga geçelim ve devam edelim: İhtiyar şiirleri, genç şiirleri, adamın biri şiirleri,
ayakkabı şiiri, diz şiiri, eklem şiiri, ne var ne yok şiiri, katı şiir, ıslak
şiir, yürü
şiiri, otur şiiri vs.
Tam olarak post-modern bireyin şiire ve hayata bakış
penceresidir, bu yanıt. Gerçi modern insan da bu
demektir. Her yerdedir ama hiçbir yerdedir aslında modern insan. Zihnen dağılmış, parçalanmış, ne istediğini bilmiyor.
Şiirde hiçbir
zeminle mukayyet olamamak, bütün
zeminlerle mukayyet olmaktır. Yüz zeminden bir zemine bağlılık, doksan dokuz hürriyet vaat ederken hiçbir zemine bağlanmamak yüz mecburiyet getirir. Bence modern
şaire soru sorulmaz. Çünkü onun cevabı yoktur. Ya da ondan alacağınız yanıt çöp yığını olur. Tarih ve çöp meselesine gelince her halde kadim
insan şöyle
derdi: Çöp
olmayan tarihtir; tarih olamayansa çöptür.
Modern olmayan ya da modern olmaya hakkı olmayan tek tür varsa o da şiirdir. Şiirde biçim ve kelimeler ne denli yeni olsa
da şiirle istenilen şey eski bir şeydir. Modern çağda biz, şiirle gasp edilmiş kadim
hakkımızı alırız.
NATAMA,
Ocak- Mart 2021
'Tanpınar'daki
Turgut ve bir kanon önerisi' isimli metin ilginç. Enis Akın yeni bir kanon
öneriyor. 'Türk şiirinin bir kanonu olması gerekli değil, ama illa olması
gerekirse ben 1955- 1965 arası dergilerde yayımlanmış edebî yazıları ve dergide
yazma kültürünü ısrarla öneririm' diyor, Enis Akın. Elbette bu da bir görüş ve
öneridir. Tanzimat'tan İkinci Yeni'ye kadarki süreci bir çırpınış, acemilik olarak
ele almış Enis Akın. Belki de sakince yapılan ilk edebiyat İkinci Yeni'dir,
demek istemiş. Bence de haklı. Modern insanın şiirini İkinci Yeni yazar. Yabancılığın
şiiridir, İkinci Yeni. Bir durum tespitidir. Ama şiirimiz de daima bu insanı,
modern hayatı aşma çabası içinde değil mi? Onun getirdiklerinden önemli ölçüde
şikayetçi olan bir şiirimiz var.
DERGÂH, HAZİRAN 2021
Dergâh’ın şiirleri tutuk ve tumturaklıdır. Yani
kendine hastır. Orada şiir yazanlar, zamanla da aslında birbirlerine benziyorlar.
Osman Nuri Tolar, daha önce karşılaşmadığım bir isim.
Buradaki şiiri Ezra Pound’un Kantolar’ını hatırlattı. Bence Dergâh, hikâyede daha başarılı ve özgür bir çizgi
tutturabilen bir dergi. Bunda Mustafa Kutlu’nun, zamanında dergiye bıraktığı
tohumların etkisi var. Dergâh’ın şiirde yüksek ve özgür bir yapıya varması için Yahya Kemal ya da Ahmet Haşim gibi bir büyük
şaire kavuşması gerekir. Yahya Kemâl’den Ali Ayçil’ e; biraz da mektepten
taşraya demektir.
İsmail Güleç,
Yanmaktan Kaçış adlı metniyle Cahit Sıtkı Tarancı şiirini ve şairin ölümle olan
münasebeti üstüne düşünmüş. Ölümü tefekkür etmek, şairane bir şeydir. Hölderlin,
‘İnsan yeryüzünde şairane kaimdir, der ya; biz
de anlam, yeryüzünde ölüm
düşüncesi ile kaimdir, diyelim. Ölüm, hayatın manasını verir. Ve insan ömrüne
mana, sondan başa doğru gelir. Kur’an da zaten ölüm hakkında düşünmemizi, ondan
ibret almamızı öğütler. Ölümü bilmek, hayatı bilmektir. Yunus, sinlerden ibret
alır.
Tevfik Fikret’in trajedisini, Abdullah Uçman yazmış.
Ah Halûk. Tevfik Fikret’in
promete’si. Şiir serüvenini sabah ezanıyla başlatır, ‘Târih-i Kadim’ ile
bitirir. Divan şiiri, Muallim Naci, Recaizade M. Ekrem, A. Hamid ve etkin
derecede bir Bodler etkisi. Ve İskoç ışığı.
Bir yerlerden ışık gelirken ahlâkıyla ve kişiliğiyle gelir. Dünyada
personasız, karaktersiz bir ışık yoktur. Nebiler bile ışığı dünyaya taşırken bu böyledir. Bu nedenle
ışıkta Muhammedîyiz. Ama Fikret’in modern şiirdeki yenileşmeye katkısı
yadsınamaz. Ve çağımız, şiirimiz
açısından bir amentü çağıdır. Fikret’ten, Sezai Karakoç’a, İsmet Özel’e kadar
bir amentü geçidi vardır.
Yedi İklim Ocak 2021
Sunuş yazısı bilgi ve tefekkür üstüne. Bilgideki ve uzmanlık
alanlarındaki parçalanmaya vurgu yapıyor. Bilgiler arası birliği sağlayacak
şeyin tefekkür olduğunu söylüyor. Ve bilgi ve insan; hem batınî hem zahiri
anlamda parçalanmaya devam ediyor. Aslen modern Batı tarihi de bir parçalanma
tarihidir. Medeniyetler parçalandı, imparatorluklar parçalandı, teoloji
parçalandı, bilgi parçalandı. Bugün en küçük parçaya Tanrı parçacığı adı
veriliyor. Sanırım manevi anlamda bir Tanrı parçalanması da var. Bilgesi yok
modern tarihin mühendisi var. Bilgelik çünkü bütünlemeyi gerektirir.
Ali Haydar Haksal, Tolstoy üzerine
epey yazı yazdı. Bu sayıda da Tolstoy üstüne düşünen bir metin kaleme almış. Haksal, neredeyse bir Tolstoy
uzmanı oldu.
İsmail Demirel, Babanzade Ahmet
Naim Efendi bağlamında kalarak Arap İslam’ı, Türk İslam’ı gibi deyişlere
değinmiş. Bu tür sözler, Müslümanları bir arada tutan ana gövde medeniyet
parçalandıktan sonra ortaya çıkan şeylerdir. Osmanlı sonrası döneme aittirler.
Doğuda biliyorsunuz, bir fikir veya ideoloji tutunmak için İslamlaşmak
zorundadır. Aksi takdirde kabul görmez. Bunlar, Fransız ihtilali sonrası ortaya
çıkan fikirlerin İslamlaştırılması sürecidir. Komünizm bile İslamlaşmak zorunda
kaldı, İslam topraklarına girmek için.
Müslüman çoğunluk, kendi yenileşmesini kendi yapsaydı büyük oranda bu
tür deyişler de ortaya çıkmayacaktı. Medeniyet diyoruz örneğin, Batı’nın
getirdiği kavmi düşünceye karşı çıkıyoruz. Ama medeniyet
yazıp söylediğimiz zaman bile modern düşünceden birçok şey alıyoruz. Modern
ideolojilerden kurtulamıyoruz. Eski dendiğinde geleneğimiz kast ediliyor yeni dendiğindeyse Batı. Ne zaman Batı eski olursa bence asıl
özgün yenilenme o zaman başlar. Yenilik kültürünün bir şekilde değişmesi
gerekir. İman çağı, din çağı denildiğinde Osmanlı akla gelir. Bilim çağı
telaffuz edildiğindeyse Batı. Yok böyle
bir şey. Osmanlı hem iman hem ilim çağını birlikte yaşadı.
MUHİT, Şubat 2021
İbrahim Tenekeci, benzer
şiirlerine devam ediyor. ‘Kendinden saymıyor yaşamak beni / İbrahim olsam da
milletim sensin.’ Tenekeci’nin şiir
evreni kendine has. Onu başkası alıp kullanırsa liseli edebiyatına dönüşüyor, bu üslup. Nitekim
Tenekeci’nin genç takipçi-şairlerinin çoğu bu düzlemde mısralar karalıyor. Aslında
Hece şiir taklidi kabul etmez bir şey. Onu ses olarak var edersen başarılı
olursun. Hece şiiri, kendisini benzemez dil ve davranışlarla verir. Aslında eleştiri de öyledir. Örneğin bu
sayıda Celal Fedai’nin Kısa şiirler üzerine kaleme aldığı metinleri, İsmet Özel
tarafından yazılmış gibi. İnsanda hiçbir gerçeklik duygusu ve etkisi
bırakmıyor.
Dursun Çiçek, Muhit’in yeni
denemecisi. Galiba ödül de aldı.
Dosya: Adı güzel kendi güzel Muhammed (s.a.v.)
MUHİT, Ocak 2021
Ahmet Murat’ın Sanat şiiri
kısa bir şiir ve başarılı. Murat, kısa şiirlerin şairidir.
Erol Göka, zaman konusuna
değinmiş, bu kez. Batının zaman felsefesini eleştirmiş. Zaman kapitalizmin ve tüketim iştahasının temposu içinde
ilerliyor. Bazı kitaplarda okuyorum, tarihi dokuların yoğun olduğu şehirlerde
zaman daha sakin ve geniş akıyor, şeklinde. Bence zaman duygusuna bu ritmi
veren şey nostaljik kalıntılardır. Nostalji hisleri, insanda tüketimi de
azaltır. İnsandaki aceleyi de alır. Ve zaman kavramını açıklama
bağlamında Doğulu -Çinli bilgelerin eline kimse su dökemez. Zannımca zaman Batı’da ölçülüyor Doğu’da da
yaşanıyor. Çünkü Doğu, dünyanın ilk kalıntılarına ve hatıralarına sahiptir.
Bazıları buna nostalji der bazıları da Ezel-i Hikmet alemi.
Kamil Yeşil, Münzevî dememiş Outsider demiş. Ne
gerek vardı.
Ahmet Kekeç’e Allah gani gani
rahmet eylesin.
y. türk