‘Ümidini kes zaferden, gayriden imdâd lazımsa.’
Namık Kemal
1.
Ben Alparslan.
Peygamber-i Ekber
… Ömer, Ali, Osman
Dünyaya bu adları sevmeye
gelen.
Tekrar ediyorum
Ben Alparslan
Liderini görmek isterse
ruhu çağın
Ben Yasin Suresi’nde
Uzaklardan gelen
adam
Bencileyin ferahlığıyla
Duru kudretin içindeki han
Yürürken giden öze
Mecaz olana başka olan ben
Felsefedeki ışığı Nebî’nin nuruyla
Bütünlemeye
gelen
Felsefenin giydiği yeni kaftan
Gıcır bahçe fikriyle
Ben cangıldan yeni gelen hakan
Ben işte burada
Başka milletleri de kurtaracak denli
Temiz kavmimle
Kılıca gökyüzünü tattıran Kağan
2.
Dedikleri gibi önce selam,
sonra ilham; ki endamını alabilsin kelâm; kadim bir tinle evvelemirden beri
durmadan geçip giden bir günden ötekine, mesela Nuh’tan İbrahim’e, Musa’dan
Muhammed’e…. kalbimin öğrettiği kelimelerle.
Öncelikle söyleyeyim,
ferah ve serin olmuştur daim zafer yeri, aynen sabanların sürdüğü toprak gibi.
İnsan elbet başka tanımlamaya meyillidir her zaman kazandığı mevkii, serin
sulara eğimli, yüreğe değimli. Zaferden ya da tufandan sonra insan dönmüş gibi
olur evine günün ayganlığıyla, hatırlatarak dünyada Nuh’un indiği yeri.
Bakın, zafer alayında
alanlara yerini, zihinlerindeki tin nasıl da çimen gibi, yemyeşil; Tanrı ile
kul arasındaki mayanın başka türlü gösteren rengiyle ve huzurdaki Hızır haliyle.
Daha önce görmedim ben gökyüzünün bu denli aşağılara indiğini; demiş ya üstat
‘ağuşunu açmış duruyor peygamber’; demek bazen fizik ruha denk gelebilir; cenk
yerinde savaşan her yiğit içinde abdalların sonsuzluğunu taşır. Hak edilmiş her
utkuda bir savaşçı böylesi bir ilkliğin ve genişliğin tadını alır. Eğer böyle
hissedebiliyorsak işte bu gerçek bir harp sanatının sonucudur. Ve sık sık
söylediğim gibi dünyada bazı vakitleri sever hayat ve bunlar hep zaferden
sonradır.
Savaşın şiddetine gelince,
vardır her zaferde biraz barbar serinliği, tabiat olayı gibi bir tat, bir zerk.
Çünkü kurumuş olana canlılık söz dinletemez. Hayat kuru dalı söküp atmak ister
bedenden, er ya da geç kırılır meleğin terk ettiği dal. Gazâ bir yere en çok
başlangıcı ve kaynağı getirir, bir vahiy konsepti gibi sarsa sarsa; kavruk
yaprakları döke döke. Aksi halde selamı gelmez yeni yaşamın ve yeni veznin. Her
uygarlığın ilk eşiğinde doğal ve vahşi bir tadın, bir aşının olduğu doğrudur. Denebilir
de buna kökten yukarı, hayata doğru yükselen kaynağın serinliği; başlangıçtaki
cevherin ve sentezin salkınlığı. Başlakta olan dirimdedir ve yürümdedir çünkü.
Ben isterdim ki hep orijinde, kökte kalaydım. Başlangıca dönmek yorgunluğu
alır, gönle hoşluk verir, kelâmı dinlendirir, tatlı söze tatlı kulaklar
yaratır. Atalarınız gibi başa yakın olun çünkü başlangıçta içtenlik vardır,
başlangıç cana bereket getirir ve ilklik yaratıcıdır, bunu en iyi siz doğaya,
fıtrata bağlı olanlar bilirsiniz. Hafızaya dönüş fikri, kaynağı bir kez daha
yurt edinmektir; süreğini ve kudretini isteyen başlangıcını yanında
taşımalıdır. Büyük insanlar, soylu uygarlıklar hep kaynağa yakın mevki
edinenler olmuşlar. Doğrudur ki her deneyim başlangıcı özler; homo ludens, homo
linger, bunlar değersiz şeyler; başlangıca dönemeyen oynar.
Biliyorum ki bunun da
sonrası yine bir kanıksamadır, alışma ve umursamamadır. Uygarlık da bir yerden
sonra güzel bahçelerde başlayan İrem zehridir; kültüre dönüşmüş ağulu
ortaklıktır. Böyle zamanlarda kesilir ruhtaki izleme; doğar üzerinize çürümenin
güneşi; böyle başlar kulakların duymadığı sala; yasaya gitmeyen elin
miskinliği. Bir şey yaşama ağırlık ve kuraklık getiriyorsa bilin ki onun
boşluğu yakındır, böylece dile gelmiş de olur fethin israfı.
Bu nedenle açıklık,
seçiklik ve şevk önemlidir. Cesaret ve eylem için kendiniz olmayı, açık
sözlülüğü desteklemeyi, felsefeyle ilgilenmeyi, retorikten tat alma eğiliminde
olmamanızı öğütlerim ve özgünlüğü size salık veririm. Bu çabada taklide kapalı
olma gayreti gizlidir. Özenti hikâyeyi küçültmüştür daima. İsterim ki logos’u
kendi dilinizde ve uzamınızda konuşturmaya çalışınız; bu sayede dillendirdiğiniz
hakikatte bir bencileyin erinci bulasınız.
Ve başka uyruklardan
dönmeyen hakikâtlere sahip olun, acunsallığa ve sonsuzluğa özen gösterin.
Evrensellik, hakikâtinizi başka bir uygarlığa götürürken geldiği yere de
sağduyu, sadelik ve anlayış getirsin. Akıl etmede kolaylığı seçmeyiniz, gerçek
akıl taklide kapalı bir yol çabasıdır. Kendi hikâyenizi öykünmede değil kendi
hammaddenizde görün. Taklidin bir toplumu hatta yakın arkadaşlarımı nasıl
fakirleştirdiğini biliyorum, hem felsefe hem akıl hem de cüzdan anlamında.
Dilerim aklınız çakıllı yollardan ayakları kanata kanata yürür; zira ruhun eti
de dimağı da yıpratarak geldiği kelâm ve kemâl hep başkadır. Çocukluk
safiyetine zekâ ve akıl emanet eden bönlerden olmayın; yetişkinlerdeki hak
edilmiş, kazanılmış duruluk ve samimiyete önem verin. Safiyet emek ister,
çalışmayı ve gayret etmeyi gerektirir. Yapmadan yapabilen ancak doğadır.
Biz ihtiyarlara ve
yaşlanmaya yüz tutanlara da hatırlatmak istediğim şeyler şunlar: Bizler bu
zamana dek yerde yaşamış ama yakında, dünyadan da çıkacak ve uğurlanacak olan
insanlarız. Kocadıkça, farıdıkça yolu
dışarıya alıyoruz. Çünkü biz de biliyoruz ki dünya, bizden geçicilik talep
eder. Zira bundan sonrası doğanın içine alamadığı bir âlem. Biz yaşamı bedenden önce bedenden sonra
olarak ikiye ayırmış bir toplumuz. Ve fânilik dünyanın şifasıdır. Bu türden
konularla birlikte insan bir sırdır, bin yıllardır böyledir ve bu sırrı toprak
çeker, yaş aldıkça bekanın selamı gelir; bu selam hoşlukla alınmalıdır. Tam da
ölmeye doğru atalarımız gibi bizim de yükseklikte gök, enginde gönül olur
yolumuz. Biz ölmeye doğru yüzümüzü yukarıya benzetiriz. Şimdi sorarım size
dostlar: öte dünyası olmayanın nesi olur. Nihayetinde ve tek tek her birimiz ve
hepimiz hayatının finalinde, Tanrı dışında bir baharı olmayanlarız.
Biraz da atalarımızdan
bahsetmek yerinde olur sanırım. İsterim ki konuşmamın bu bölümü yavgamızın
şanına layık düşsün. Çünkü babanın hikâyesi sağlar aranızdaki ortak devri
daimi; yıkım, önce geriyi avlar ve geriden öne doğru gelerek sonra ileriyi.
Ölülerimize bakın şanla yatarken dut diplerinde, dere kenarlarında, uzanarak serin
yerlerinde, nasıl da mezar taşlarına işlenmiş bir iki satır yazıyla ufuk vermek
isterlermiş gibi yanlarından gelip geçenlere. Ölülerimizin dünyaya kattığı
bilgelik budur. Onlara hürmet ederek yaşayın; ölülerimiz kabirlerinde dışarıya
bakarak uyurlar, demişti bir büyüğümüz.
Devletimize gelince,
yasayla ve sevapla kurulan bir sosyal aygıt olmuştur devlet, tarihimiz boyunca.
Ecir kabı tabirini kullanmıştım, ben başka bir söylevimde de devlet için. Devlet
denen şeyin ide’si budur; hamiyet var demem ben, defne dallarının, nergislerin,
kedilerin ve köpeklerin de mutlu olamadığı bir yerde. Orası olsa olsa kalbi
mühürlenmişlerin arazisidir. Bu nedenle
devletinizi ve evinizi geniş ve ferah kurun. Ve bir tinsel alan da vâd etsin
içinde yaşayanlara; sonra evinize, yurdunuza gelenlere. Ve iyi dostlarınızın
olması için güzel evlerinizin ve yurtlarınızın olması şarttır, hoş bir hayatın
teşekkül etmesi için de nezih dostlarınızın.
Siz, Nahnü Müslimîn,
sizler güzel Müslümanlarsınız, her yaşınıza ve çevrenize bir güzellik düşürerek
yaşadınız ve bu günlere geldiniz. Tabiatta, kasabalarınızda ve illerinizde
dengeli ve ölçülü hayat sürmeyi seversiniz.
Nisa suresine, Tin suresine… yakın yaşayan insanlarsınız. Ve bu sayede garib gurebayı kurtarmaya layık
olacak denli saf kalmaya özen gösterebildiniz. Başka uyruktan dönmeyen evrensel
hakikatlerinizle size ayrılmış yerlerde kimseleri kırmadan yaşadınız; içtenlik
ve görgüyle bunu başardınız; kimseyi korkutmadınız. Tek cümle ile söyleyelim,
sizler gerçekte yolu bulmuş bir kavimsiniz; ve sizler bu titizlik ve
niteliklerinizle ne hoş insanlarsınız. Ve şahsen bizler halk olarak emeğin ve
inceliğin hasat sefasından başka bir neşe tanımayız. Kurduğumuz ve üzerine
titrediğimiz bu uygarlığımızın yurdunda ve barınaklarında kavmimin felsefesini,
bilimini ve ekmeğini de böyle isterim.
Ve hayatın hiç de kolay
bir şey olmadığını, içinde çoğunlukla zorluk barındırdığını hepimiz biliriz. Kaderimiz
bizlere hep günlük güneşlik değildir, bunu da genellikle tecrübe etmiş bir
milletiz. Âdem, İbrahim, Yakup, Musa, Davud… ve Muhammed, acı ve zorluklar
neden ister büyükleri bunu bir şekilde idrak ederiz; zorluk bizim ilhamımız,
karakter kuşumuzdur. Âdem’in bedeninin yolunda olmak böyle bir şeydir. Yine de
bilelim ki kıblemiz hafifletiyor yol üzerindeki ağırlıklarımızı. Bu nedenle acıya sabır bizim ruhumuzdur;
yıkıldığımız yere İbrahim’in serinlediği yer deriz genellikle; en azından
çaresizlikten de olsa böylece bir tılsım doğurmuş oluruz. Böyle anlarda
hissettiğimiz çoğunlukla değildir acı; ve öyle ki dalın meyveleri vardır,
bedenin de acıları. Bunu benden sık sık da işittiniz belki: bizim acılarımız
yıldızlar gibidir, hangisini takip ederseniz, hakikate ulaşırsınız.
Birbirinizi aldatmayınız,
şüphede bırakmayınız; bunu yaparak umudun yitmesine ve birbirinize karşı
beslediğiniz kuşku nedeniyle vatanınızın ve birikimlerinizin dağılıp gitmesine
izin vermeyiniz. Şaibe elması bir kez yendi mi vebal ve yıkım getirir
bulunduğunuz yere. Ve bir ürküntü, bir işkil vardır her zaman bir elmanın
gerisinde. Çünkü bir kez bile aldatılmışsan cennetini artık sürdüremezsin.
Güvenli ve doğru olmayanın doğası da zayıftır halbuki.
Ve topraklarınızın
çevresini sürgit gözetin; burçlarınızı okun soyuna bağlı silahlarınızla
donatın. Onlar size gözdür, kulaktır. Adaletin, hukuk ve nizamın yerine
gelmesine olanak sağlar. Derim ki Hızır, kadim bir güvenlik fikridir bizim
toplum geleneğimizde. Zira toprağı tutmak ordu, silah, temkin ve maneviyat
ister.
Başarıyı övmede ar eder
insandaki fıtrat, ben hep böyle hissettim. Sağ idik, hak ettik ve bugün bu
kadar söyledik yengimiz hakkında, arkası yarın gelir nasılsa. Her zaferde
vasiyet, ilham ve vâd gizlidir daima. Gene hatırlatayım zaferinizle kabarmayın;
bu tür bir tavır size edep kaybettirebilir; töreyi, sadakati ve alçak gönüllüğü
askıya aldığında insanın nasıl bir şeye dönüştüğünü tahmin edebilirsiniz. Güneşin doğuşu ve batışı der
ki bize: böbürlenmeyin, en geç yüz yıl sonra da olsa mezardadır muzafferlerin
de kemikleri. Her şey geçicidir, şimdi burada bulunan herkes yarın
kurganlarında bu zaferin, fethin evlatları olarak yatacak. Geçmeye güç yetmez.
Doğrusu ya, bugün
kazandınız, talihi kendinize çevirdiniz. Şimdi bu arazide bir Türk yayı kadar
güzel olmanızı buna borçlusunuz. Gayri başkadır bu gördüğünüz yurt, başka bir topraktır
ve başka bir zemindir; elbette altında toplaştığımız şu gökyüzü de. Bu zeytin ağaçlarının, nar bahçelerinin ve
buğday başaklarının yurdu farklı ve özgedir bugünden sonra. Silinmiştir bu
engin arazilerin dimağındaki eski tin. Burası artık orası değil, burasıdır.
Burası bundan maada rabıtasına ve bahtına kavuşmuş yeni bir bulaktır. Değil
gayrı uygarlığını kasvetle kurmuşların barınağı. Gelmişizdir ümmet için yalın ayak ve yeni bir
ışıkla, taze bir berraklıkla. Durduğumuz yer bakir bir alan, duyduğumuzsa nev
bir saladır; ve acar yazı ve yeni yazgıyla burası artık başka bir bahçedir.
Kazandık burayı biz, ak mintanlı kavimler için, yeni gelecek ceninler âleminin
vâdleri için, yeni itikadın akça çatıları için. Bugün bir bahçe fikrinin
arifesindeyiz sanırım; en azından ben böyle düşünüyorum. Belirttiğim gibi
bunlar hep zaferden sonra.
Zafer için benden daha farklı
şeyler de duymak isterseniz derim ki başka türlü olurdu sanmam. Bilin ki kader
en derin doğadır. Bugün üzerime giydiğim urbalar bile bunu bana söyler. Sonuçta
kalbin dileği ve telkini bedende yerine gelmiştir. Bu gibi şeylerin ne anlama
geldiğini sizler benden daha iyi bilirsiniz. İşte şimdi bugün ışığıyla
ovalarımızda süzülen bu bahtlı ikindi, seherde başlayan böylesi bir ilhamın
finalidir. Yazgı istemişse engelleri yara yara, söke söke gelir insan kendi
yerine. Bir kez daha zafere dönersek, ben sizi gördüğümde, o zaman için yarına
nerede olacağımı seziyordum, kavrıyordum dostlarım. İlhamım sizden bana gelen
nazardı, kılıcımın üstünde ay ışığı gibi akan ve bugün gerçek olan hayali
görebilmiştim o gece; ta o günden, bugünü doldurmaya başlamıştı elimin içine. O
gün gökyüzünde süzebilmiştim bu iktidarı; yanılmadığım için şükran borçluyum
Tanrı’ya. O gün umduğumu bugün avucumda görüyorum, şükür. Öte yandan ben bu
zafere, Nebî’nin Cebrail’e hazırlanması gibi tertiplendiğimi sanıyorum. Yine de
bilin ki her ne şekilde olursa olsun zaferini dillendirirken utanıyor insandaki
doğa. Zihnimdeki tat galip gelmiş olmaktan değil, yukardan inen onurdan ve bir
çeşit esinden olma. Hiç düşündünüz mü ilk büyük harbimiz ve ilk Türk musikimiz
neden mavi.
Ganimete ilişkin
diyeceklerimse yine her zamanki gibi akla, cömertliğe ve yürekliliğe uygun
şeylerdir. Ganimet, gerçek sahiplerinindir, elimizin ve avucumuzun değil. Bu
konuda yapılan hırs ruha inme gibi gelir. Zaferden önce olduğu gibi zaferden
sonra da güneşle aynı yola girmeye devam edeceğiz. Elde edilenleri gerçek
sahiplerine iade edin. Ganimeti paylaşmak, içerdeki yılanı dışarıya salmak
gibidir. Barguşsuz kurulur dinin barınağı, diyorum ki ben buna kazandığına
güneş şeklini verme kazandıktan sonra da. Yaşamın tadı etiğin tadıdır çünkü.
İstediğim, bu tadı kalbinizle buluşturmanız. Adalet duygusu yasanın içerde
bıraktığı güneşi andırır; bazen de içeri düşen loş bir ışığa benzer. Lakin yine
de bilmenizi isterim ki doğudan batıya kuzeyden güneye tüm topraklarınızda
adaletle yerine gelse de yasa, her zaman içerde bir boşluk bırakır; eğer
üstünüzde yıldızlı gök, içinizde ahlâk yasası yoksa.
Bugün bu sözler, burada,
Anadolu’da söylenen kelamlardan, deyilerden oldu. Lakin kelamın da vardır bir
memleketi, en azından böyle derler bizden öncekiler; felsefenin de öyle olması
gibi. Fakat yine de biz Türkler, kelam ve felsefeyi kadim bir miras olarak
gören bir halkız. Bu ortak değeri bugüne taşıyanlara da hangi kavimden
olurlarsa olsunlar, teşekkür ediyoruz. Çünkü tefekkür edenin teşekkür etmemesi beklenmez
bir şeydir, bize göre. Ve yine ayrıca diyebilirim ki biz Türkler felsefeyi
yüceltmiş, yükseltmiş bir milletizdir yukarı bölgenin ışığıyla.
Bana gelince, ben buraya
kırılmış kalplerin ve on binlerin muhalefetiyle geldim. Tanrı’dan ve
varlığınızdan başka cevher tanımam; kalpleriniz ve saflarınız dışında bana
alımlı bir yer yoktur. Bundan sonrası artık bu minval üzere kardeşliktir
aramızda ve dahi otlarla, böceklerle ve meleklerle. Hacı anne ve dedelerimizin
eskiden beri şehirlere, kasabalara ve kırlara bırakageldiği metafizikle, tinle.
Hakikatlerimiz, neşelerimiz ve acılarımız hakkında anlatacaklarımı aşağı yukarı
söyledim sanırım. Bakın güneş eğildi gün
batmak üzere, artık çadırlarınızı kurun ve yerleşin.
Not: Bahçe fikri, bazı
yerlerde medeniyet düşüncesi anlamında kullanılmıştır.
Yeprem Türk