14 Ağustos 2018 Salı

&


Aşık Veysel ve Neşet Ertaş, Mehmetler alemi içindeki notaların, uçsuz bucaksız imkanlar içinde dile gelmesidir.

Onlar, kültürümüzün ve onu harmanlayan metafiziğimizin büyük dengbejleridir.

Saz ve sözle dile gelen bir çeşit seyri süluğün inşa edicileridir.

Selçuklu, Osmanlı’dan sonra gelen üçüncü çağımızda yani Türkiye medeniyeti içinde kuşluk vaktinde ortaya çıkmış halk müziğinin yeni dönemdeki kurucularıdır. Ozanlık, dengbejlik ve aşıklık geleneğinin akidevi temellerini atmışlardır. Onların söyledikleri önce hilkatte; dün Mekke’de, Medine’de, Kudüs’te; sonrasında Tanrı Dağı’nda, Turan ilinde, Büyük Doğu’da olan biten şey. Bugünse göğsümüzde, ruhumuzda kabaran öz.

Halüsyonik değildirler, hakikatçidirler. Maddeci değil gönül ve kalp hamurundan yapılanı seslerler.  Data ya da veri çağı dediğimiz vaktin içinde algoritmetik bir düzen içinde değil Tanrı nurunun insanda ışıyan melodileriyle var olmuş eserler, söylerler.  
                                                                         
Yeprem Türk




KÜLTÜRDE BÜROKRASİ İKTİDARI



Küresel bir sermaye iş gördüğü için ülkemizde, küresel bir kültür endüstrisi var.

Gerçi kültürü, endüstri ile adlandırmak bile kültürün hangi ellerde olduğunu görmeye yeter.

Bugün kültür; popülerliğin ve sermayenin etkisi altındadır. İlimdeki, irfandaki, hayattaki ve sanattaki disiplinden,  genel akıştan kopmuştur. Bir silsile arz etmeden kafasına göre takılmaktadır. Aslında bu durum, kültür için Fetret devri demektir. Kültürün derin ve genetik mizacındaki o kadim karakter yok olmuştur ve iktidarını kaybetmiştir. Kültürde prekarya (gezgin) değerler (Kemalizm ve Sosyalizm) iktidardadır.  Çünkü ikisi de her ülkede görülebilecek şeylerdir. Kıtalar ve ülkeler arası sermayeye ve bakirliğe göre alan değiştirmektedir. Kültürdeki yerleşikliği zorlamaktadır

Yeprem Türk

&

Modern çağda Doğu- Batı adlandırması daha çok laik bir düzlemdedir. Teolojik alana girildiğinde, özellikle batı düşünce dünyası Medeniyetler çatışması veya çok kutupluluk gibi tedhişçi dillere doğru sürükleniyor.
Osmanlı öncesinde oluşan Doğu ve Batı kavramları,  Katolikleri ve Ortodoksları ifade ederdi.

Osmanlıdan sonra durum değişti. Doğu İslami bir zemine ulaştı. Bugünkü Doğu- Batı düşüncesinin ilk tohumları Batılı düşünürler tarafından atılsa bile, bunu sağlayan ivmenin Osmanlı siyasetinin olduğu bir gerçek. Osmanlı sayesinde evrensel düşüncede Doğu ve Batı algısı neredeyse bir meleke halini almıştır.

Doğu ve Batı düşüncesinin zihinsel anlamda biteceğine inanmak saçmalık olur.

Biz Müslümanlar hiçbir zaman da NATO’yu Batı; Varşova’yı Doğu olarak algılamadık. Şu anki Asya’nın ekonomik ve teknolojik yükselişini Doğu düşüncesi içinde görmediğimiz gibi.


Çünkü Büyük Doğu’nun bir kişiliği vardır. Medeniyet personası Mehmet’tir. Bu karakterin elinde şekillenecek bir dünya bizim  Doğu bilincimizi ifade edecektir. 


Yeprem Türk

&

Kapitalizmin temelini her ne kadar M. Weber, Protestanlık üzerinden, modern bir ahlak ile başlatmışsa da aslında, öncesi eskilerin Floransa dönemi dedikleri, banka ve kiliselerin içi içe geçtiği çağlara kadar gider.

İngiliz yağmacı ve haydutların yeni zenginlikler mantığıyla Amerika’ya göçleriyle de meyve verir. Ve açıktan bir talan ekonomisine dönüşür.  Uzantılarını ise sonraki zamanlarda İslam coğrafyasına, Afrika’ya kadar yayar. Sömürgeler ortaya çıkarır.  Dünyanın tüm zenginliklerini seçilmişler adına devşirir.

Sonraları bu ekonomiye Marx  karşı koyar. Sovyet tipi bir ekonomi belirir. Ancak o da bu ekonomik tipin yapıları arasında kaybolmaktan kurtulamaz.
Şimdi tarihinde ilk kez, Türkiye, paylaşımı  reddeden bu ekonomik yapıya meydan okuyor. Hem de bunu milletçe yapıyor. Ekonomik seferlik başlatıyor.

Seferberlik hak ve adalet arayışına dayanır.

Millet olarak bağımsızlığın ilkini milli mücadeleyle kazandık. Şiir ve sanat bağımsızlığını II. Yeni ile kazandık. Siyasi ve bürokrasi anlamındaki bağımsızlığımızı 15 Temmuz Direnişi ile kazandık. Geriye kültürel, ekonomi ve teknoloji ve dijital bağımsızlık kaldı. Her baskından sonra milletimiz hangi alanda savaş açıldı, sıkıştırıldıysa  oradan büyük bir bağımsızlığa kavuşmuştur. Bugünün ekonomik durumunu, savaşını da böyle algılamak gerekir. Batı’nın uyguladığı ekonomik baskının ardından yerli ve milli olan, dış ekonomilere karşı da dayanıklı, yeni bir üretim ve finans algısı ortaya çıkacaktır. Ekonomik yordam Türkiye’de değişecektir.


Yeprem Türk



&


İran-Irak savaşında H. Kissinger, keşke her iki tarafı da yenebilsem demişti. Türkler-Farisiler ve Araplar için, bir ara, şu sözü de söylemiş olabilir: Keşke her üçünü de yenebilsem. Şimdiyse Amerika’nın karşısında ‘yenebilsem dediği’ ülke sayıları çoğaldı. Çin, Rusya ve birçok Latin ülkesi Amerika için karşı tarafa geçti. Gerçekten Amerika hepsini yenebilsem diye içinden geçiriyor mudur?

Ülkeler; millet adına, düşünceler ve anlamlar haritasının istasyonlarıdır. Geçmişi ve şimdisiyle, oluşturduğu algı ve kavramlarla dünya siyasetinde yer tutarlar. Bir kısmı geçmişinin büyüklüğüne oranla, bilge ve sakin tavrıyla dünya sahnesinde yer tutar. Tarihte Osmanlı, Çin buna örnektir. Küçük devletler arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda orta yolu bulmayı bilirler. Dünya sisteminin, birçok yönden kalbi olarak dururlar. Gerçi kavramlarda ve fikriyatta olduğu gibi devletler de belli bir zaman sonra kalıplaşırlar ve kiçleşirler, ancak kadim derinliklere sahip devletler bir köşeye çekilip, kendilerini aşılamasını da, ışkınlamasını da bilirler.

Amerika bu açıdan ilginç bir devlet. Köken olarak derinliği yok. Daha çok bir şirket gibi duruyor. Kurumlarının ise Amerika kıtasının muhasebe ve hukuk işlerini yürüten bürolardan farkı yok. Amerika’nın varlığını derin bir tarih desteklemiyor. Onu tarih hep boşluğa düşürüyor. Kadim bir sürekten gelenlerin yanında bu eksikliğini hissediyor, kavgayla kendisini kanıtlama yoluna gidiyor. Karakter ve kişilik olarak kabul görecek bir geçmişe ve deneyime, güvene sahip değil. Ne var ki Amerika’nın, çöktüğü vakit kendisini yenileyecek kadim bir kuluçkası da yok. Aslında Amerika, GDO’lu ürünlerin çekirdekleri gibi. Bir defa ekilir, ürün toplanır biter. İkinci kez tarlaya, dünya sahnesine çıkamaz.


Yeprem Türk


ROMANTİKLER


Romantikler ilginç adamlardır. Onlar için zaman önemlidir. Bazen de hazineyi açıp kapatan perdedir, zaman. Gündüz vakti, romantiklere güncel gerçekliği, günlük yaşamı ansıtır. Bu yüzden gündüze, tinseli ve aşkıncılığı kısırlaştıran endüstrileşme veya sırf akılcı aydınlanma kadar karşı çıkarlar. Ve geceyi, bunun zıddı olarak görüp bir kozmos şeklinde inşa ederler. Ayriyeten gündüz onlarda bir kitleselleşmenin, avamileşmenin, sıradanlaşmanın simgesidir. Gece ise, özgünlüğün, özgürlüğün ve birbirine benzetilmiş ve bunu kurumsallaştırmış bir toplum karşısında bireyselleşmenin ve sivilleşmenin nişanıdır. Ve onlar hakiki insanı gecede ararlar.

Bizde tam anlamıyla romantizm olur mu bilmiyorum? Bana sanki olmaz gibi geliyor. Bizde aşkın değerler sadece belli bir vakit içinde değil genel zamana yayılmış şeklinde metafizik olarak yaşam bulur. Metafizik de elbette Batılı sözcüktür. Bunun anlamı gerçekte mead bilgisi ile hilkat duyuşu arasında kalır. Ve yaşamın her alanıyla ve disipliniyle iç içedir. Ve romantikler adına gerçek vakit, akşamın geceye doğru koşarak elde ettiği sarı renk ile başlar, kızılla sürer ve karanlıkla yüksek boyutuna ulaşır. Bundan olsa gerek, en sadık romantiklerden Novalis ‘Geceye Övgü’yü yazar. Biz de ise metazifik bilinci, belli bir vakitten çok buluğ çağında zihne, kalbe damlar, kırk yaşında zirveye varır.

Y.Türk



DEĞİL Mİ?



Yaşadığım yer Kadıköy’dür. Evim, ana iki cadde arasındaki kavşağa yakındır. Gece, gündüz; yaz, kış koşuşturan siren sesleri eksik olmaz penceremden. Buraya taşradan geldiğinizde, insanı üst düzeyde rahatsız eden acıklı koşuşturmalar arasında nasıl yaşandığına hayret edersiniz. Ama burada bir süre kaldığınızda, hayat size hakikati söyler. Çünkü hayat, güncel gerçeklik arkasında kalan kadim yaşamdan da haberdardır. Ne de olsa kendisi oranın bir parçasıdır. Kadim olansa her daim bütünlüklüdür. Dersiniz ki yani, hakikatte sadece bu cadde böyle değil. Modernleşmeden bu yana dünya öyle. Adalet, coğrafyaya baktığınızda siren sesleri içinde bir ambulansta değil mi? Ekonomi, yaşam ile hastane arasındaki bir çizgide sürekli deveran etmiyor mu ? Merhamet yaralanmıştır, koştur koştur kendine bir ecza aramıyor mu?  Kardeşlik, hayat ile morg arasında gelip gitmiyor mu? Velhasıl, düşünüldüğünde Adem, yeni yaratılışından, yeni zamanından kadime, yani eskimeyene, ilk hilkatin aydınlığına yine aynı perişanlık ve gürültüyle varıp iyileşip geri gelmiyor mu?



Yeprem Türk