Sözümü eğip bükenin
Onunla alay edenin
Dilerim Allah'tan
Elleri kurusun
Y.Türk
Bazı
yazarlarda boynuz kulağı geçiyor. Yani yazdığı eserler hem toplam hem de etki
bakımından sahibini geride bırakıyor. Bu
bir yönden iyi bir yönden de tehlikeli. Çünkü yazardan öte olan şeyler öncelikle kişide beliren ruhun macerasını unutturuyor. Diğeri de, kendini daha çok eserlerle belli edecekken
bunu eksik yapmış oluyor. Yazının
dünya tarihi böyledir. Kimi kişilikte zirve kimi eserde. Nuri Pakdil,
birincisine örnektir. Varoluş tarzı,
duruşu, hatta simasıyla yaşadığı topluma verdiği insanlık katkısı yazdığı
eserlerden fersah fersah öndedir, Pakdil’in. Öncelikle bir derviştir, Pakdil.
Bu açıdan Horasan temelli bir yol tutuşa sahiptir. Nezaketiyle, saygısıyla,
nefse ve kapitalizme direnişiyle bu ekoldendir. Batılılaşmadan ve uygarlaşmadan
medenileşmek diye sanırım buna denir. Bu
geleneği kendi üstünde gösterenlerden, parlatanlardan. Modern çağın
pastorallaştıramadığı, dünyada sayılı kişilerdendir. Damarlarına, Selahaddin
Eyyubi gibi durmadan Kudüs, Mekke, Medine kanı pompalayan bir düşünürün
figürleşmesi düşünülemez bir şeydir zaten. Üstelik hiçbir kitap telif
etmeseydi bile Nuri Pakdil, bugünkü görüntüsünden bir şey de kaybetmeyecekti.
İslamcılık bitmeli. Türkiye’nin geleceği için
bu elzemdir. İslamcıların, bizim Horasan
merkezli tasavvufi yapılanmaya mesafeleri bilinir. Öyle geliyor ki İslamcılık
akımı, bu kaynağa karşı bir çıkıştır. Çünkü İslamcılığı var eden şartlar, yol
olarak bizi yüzyıllardır ayakta tutan Horasan tasavvufi geleneği es geçti. Oysa insanımızın medeni ilişkileri bu
yapılar aracılığıyla oya gibi işleniyordu.
Avrupalılaşmadan ya da uygarlaşmadan medenileşiliyordu, bu topraklarda.
Ve siyasallaşma çabaları da aslında bu tür mekanların sıfırdır. Aslolan insandır. Şu an
siyasallaşanlar bu temeli kaybedenlerdir. Yüzyılların birikimini, bir çırpıda
değişik menfaatler uğruna harcayanlardır.
İslamcılık bu boşluğu fırsat bildi ve gençlerin enerjilerini; nefis
terbiyesi, hak ve hukuk gibi kavramları onlara öğretmeden şiddetle sömürdü. Onları
ne olduğu bellisiz olan savaşın, çatışmaların içine sürdü. Ve İslamcılık, bu sömürüye devam ediyor.
Horasan geleneğinin ördüğü medeni çizgi, İslamcılık adı altında kırılıp
insanımıza şiddet işaret edildi. İnsanları birbirine bağlayan ipleri dokuyan
bu yapılanmalar yenilenerek yoluna devam etmeli.
Ne zaman İslam Medeniyeti ya da Türk İslam Medeniyeti
kavramları kullanılmış, orada yaşayan bir medeniyet olmamıştır. Çünkü bu
isimler, farklı versiyonların bir toplamını anlatır. Mesela Türk İslam
medeniyeti, genel bir toplamı kavramsallaştırmaya yarar. Selçuklu, Osmanlı gibi
medeniyetlerin iki sözcükle ifadesidir.
Sadece geçmişi kapsamaz, geleceği de uhdesine alır. Bir Hristiyan
medeniyeti olmamışsa Türk İslam medeniyeti de olmaz. Ama Hristiyan uygarlıkları denilince Amerika
ve Avrupa uygarlıkları akla gelir. Bu bapta Türk İslam medeniyetleri
tamlamasını kullanmak daha doğrudur. Ha şunu da belirtelim, uygarlık ve
medeniyet aynı şey değildir. Arada farklar vardır. Lütfi Bergen’in yazdığı
blogtaki mottoyu görünce sevindim. Şehir ve kent aynı şey değildir, diyor Lütfi
Bergen. Kuruluş dergisinin ilk sayısında medeniyet ve uygarlığın aynı
olmadığını vurguladık. Hatta imge ile metafizik ayrımı, dünyayı, Tanrı’yı,
sanatı algılama farkını da verir, bize. Medeniyet ile Uygarlık kelimelerini aynı
değerde görmemiz, Batı işgalini kanıksadığımız anlamına gelir. Hakikaten onlar
şu an medeniyeti var etmişlerse zaten bizim bir medeniyet kurmaya ihtiyacımız yok demektir. Bu da düşünülmesi gereken
ayrı bir konudur.
Sanırım, tek bir hareket, düşünceyle bir bağımız yok. Özlediğimiz
bir küre ve adını gönlümüze kazıdığımız adamlar var, sadece. Bu küre M.D. küresidir. Gönülden dışa isimler
açmak hoş değil. Bunlar bizde
kalsın. Şu kadarını söyleyelim. Mesela artık Diriliş'çi değiliz. Büyük üstat Sezai Karakoç’ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Nuri Pakdil’in dünyada olması bize
büyük bir güven veriyor. Mesela Necip Fazıl’ın Büyük Doğu haritası M.D.’nin alt
yapısı şeklinde durur. Kentlerin
modernleşmesinden ziyade mehmedileşmesine dikkat çeker. Tasavvufa yeni görev
yükler. Bizde şehirleşmenin modernleşme değil, tasavvuflaşma manasına geldiğini bir kez daha idrak ettim. Horasan ile Floransa farkı yani. Hakan Arslanbenzer’in, neo-epik
şiiri ufkumuzu açtı. Ama bizim neo-epik şiir değil, devlet şiiri yazma çabamız var. Anlayacağınız bizim
için belli bir üstat yok. Sadece Kuruluş
var. Bir de soruyoruz? Acaba diyoruz cumhuriyet
denilen küre, üstatsız bir küre midir?
Sonuçta, ustalara ne kadar
yaklaşırsak, M.D.den toprak kaybı o
kadar fazla olacaktır. Acılarımıza da yazık nihayetinde. Kuruluş dergisinin çıkış amacı M.D.dir ama öncelikle. Bunun için farklı
topraklarda yaşıyoruz hissi var içimizde. M.D.nin vatandaşı sayıyoruz kendimizi
cumhuriyetten çok. Bundandır, gariplik ve yalnızlığımız da. Ara sıra cumhuriyet
hayatına melül bakışımız bu sebeptendir. Bunu gerçekten bazen yaşıyoruz. Bize
yazmaya gelen arkadaşların nereye bağlısınız demelerine de bize şart
koşmalarına da şaşmıyor değiliz. Siyasal konulara uzak durmamız isteniliyor. Bu türden şartları asla kabul edemeyiz. Şartlar
şunlardır: Kur'an, Sünnet. Hikmet... M.D.
Hakan Arslanbenzer, Fayrap’ın
son sayısında, Aykut Nasip Kelebek’in
ilk şiir kitabına değinmiş.
Aykut Nasip Kelebek’e haksızlık etmiş. Ki bir eser hakkında, bir
şeyler yazılıyorsa, onun nesnel bir temele de ihtiyacı vardır. Bir eser için ‘bu zırvaların şiir mi yoksa başka bir şey mi oldukları ‘sonradan
anlaşılacaktır gibi bir anlama gelecek sözler söylemek, biraz, karartma işlemine girme manasındadır. Üstelik Aykut Nasip
Kelebek’in şiirleri gerçekte, hem biçimde hem de bize ait olan şeyleri
kavramada oldukça yüklü şiirlerdir. Lirik, Pathos bir damara dayanır. Bu açıdan
derindir de. Ethos kuvvelerle şiir
yazanların, lirik şiire olan mesafeleri anlaşılır. Birbirleriyle
kıyasıya mücadele ettikleri de doğrudur, iki anlayışın. Yine de bu savaşı
yapmanın bazı ilkeleri vardır. Bizim şiirimizde şu bir
gerçektir. Lirik şiir yazanlar ethos’u; ethosçular da lirik şairleri,
istisnalar hariç, asla sevmezler. Hatta birbirlerini şairden saymazlar. Diğer yandan son dönemlerde ethos’a, dilin bozuntuya uğratılarak sokulduğu ve lirik şiire de antropoformik
unsurların girdiği doğru. Aykut Nasip Kelebek şiirinde, söylediğimiz ikinci
şeyden kırıntılar var. Tespitime kimsenin kırılmamasını isterim. Herkeste hata vardır elbet. Bu aralar, Bişr- i Hafi' okumak, hepimizin ihtiyacı. Bir şeyleri yenmek adına. Bunları Aykut Nasip sonraki baskılarda yok edecek.
Kendisinin de bu konuda şikayetleri var.
Sade bir iki kelime değişikliğiyle halledilebilecek şeylerdir, bunlar
da. Mistisizm ile şehvet bileşkesininse Aykut Nasip Kelebek şiirinde,
Hakan Arslanbenzer’in belirttiği gibi olduğunu düşünmüyorum. Yani
büyük aşka kapı aralayan biraz da dünyevi aşklardır aslında. Örneğin Leyla ile
Mecnun gibi mesela. Önce Dilara sonra ver elini Allah'a, olma durumu yani. Bunlar yaşanmadan büyük aşka kapı aralanır mı?
O biraz zor. Hakan Arslanbenzer de bir
metninde demişti. ‘Cinsel ilişkide vahdet sınırı var.’ Bu, insanın varoluşuna dahildir. Bu olmadan o olmuyor.