18 Mart 2022 Cuma

DERGİLER ve NOTLAR / B

 

SÖZCÜKLER, KASIM- ARALIK 2021

 

Şiirlerinde marksist ve seksen kuşağı karışımı bir aura var. Görüş olaraksa Sözcükleri, felsefî-marksizm diyebileceğimiz bir dünya içinde tasavvur etmek mümkün.

William Saroyan'dan muthiş bir öykü okudum. Üslûbu fevkalade rahat  ve etkileyici. Girişi şöyle: 'Saçımı kestirmeyeli kırk gün kırk gece oluyordu ve işsiz kemancılar gibi görünmeye başlamıştım. Bilirsiniz insanın o halini: Harap ve Komünist Partiye katılmaya hazır. Biz Küçük Asya'dan gelen barbar kıllı insanlarız: Saçımızı kestirmemiz gerektiğinde saçımızı kestirmemiz gerekir...'  Ezra Pound'un şiirsel yazınını hatırlattı bana, öyküdeki dil. William Saroyan'ın bir fotoğrafı var dergide, altında şöyle yazıyor: Saroyan, Bitlis yolunda, 1964. Ve Sezai Karakoç'un Köpük şiirinde geçen bir dizesi de şu: Tembelliğin kehribarı Bitlis Saroyan.

 

Nâzım Hikmet'in iki konuşmasına yer verilmiş. İkisi de Azerbeycan'da yapılmış. Azerîleri, Sovyet halklarından bir halk olarak gösteren cümleler okudum metinde.  E tabiî komünizmin merkezi o zamanlar Rusya'ydı.  Rusya, kendi varlığını dünyaya Ortodoks-Slav-Komünizm üçgeninde açtı. Yayılmacılığını bu üçlü kavram üstünde geliştirdi. Gerçi Komünizm anlamında şimdi merkez Çin. Bu bakımdan Rusya'nın rakibi yani.

Diğer bir yazı: Felsefe ve Praksis. Yazanı: Tahir Abacı. Metinde Abacı, modernizmin, post-modernizmin ve bu çağ aralığında yer alan düşünürlerin felsefe ve diyalektik üstüne yaptığı eklentileri kıyasıya eleştirmiş. Ve metinlerin bir pratiğe sahip olmadıklarını, teorik düzeyde kaldıklarını ve zorlamayla, dil oyunlarıyla gelen bir zihin mesaisi olduklarını belirtmiş. Aslında gerçek bir yaşantıyla yapılan felsefede yığıntı olmaz. Çağımızın  felsefî metinleri, arasında bazen değerli şeyler görebileceğiniz devasa çöp dağlarına benziyor. Spinoza hakkında söylenenler dikkat çekici. Aslında Spinoza ve Kierkegaard, teolojik bir felsefe inşası için çalışırlar, Hristiyan dünyası içinde. Gazali'nin felsefeye dair görüşlerine paralel bir şeydir, bu. Bu konuda onlara Gazali ilham vermiş olabilir. Örneğin Kierkegaard'ın felsefî birey ve dinî birey ayrımı, İslam felsefecilerinden gelen düşünsel bir soya sahip. Ve metindeki şu cümleleri buraya eklemek isterim: 'Derrida'nın önermiş olduğu, 'partisiz, örgütsüz, zaman dışı, adsız, ünvansız, pek az kamusal, sözleşmesiz, vatansız ve bir 'karşı- fesat hareketi' niteliğindeki enternesyonele....'  Gerçi bana göre Derrida burada izonomik marksizmi öneriyor. Ya da Eko-marksist bir dünya görüşünün uzaktan tarifini yapıyor.

 

SİNCAN İSTASYONU, KASIM - ARALIK 2021

Sincan İstasyonu Türk şiiri için daha çok bir dipnot dergisidir. Şairlerin  anıları ve şiir türü adına düşülmüş kısa kısa notlar derginin öne çıkan özelliği. Edebiyat magazini tarafı da bulunur.  Buna bağlı olarak oluşan bir takip zevki de vardır ayrıca derginin.

Bu sayıda 'Fikret mi, Yahya Kemal mi?' adlı yazı önemli. Eskiden yani on yıl önce falan 'Akif mi? Yahya Kemal mi?' şeklinde sorulurdu. Yani akide mi? Estetik mi? Şiirin akide tarafına Akif, estetik ya da lirik kefesine de Yahya Kemal konulurdu. Şimdilerde Akif'in yerine sol yazında Tevfik Fikret konmaya başlandı. Oysa modern Türk şiirinde yenileşme iki kavram etrafında şekillenir. Yani 'Akif mi? Yahya Kemal mi?' Şeklinde soru sormak, bizi bir nevi 'ethos mu, pathos mu?' sorusuna götürür. Ethos ve Pathos kavramları olmadan modern Türk şiirinin ana yollarını göstermek ve kavramak zorlaşacaktır. Ethos şiirin ilk atası Namık Kemal'dir.  Akide şiirinde yeni insan ve yeni zihin ilk kez Namık Kemal tarafından yakalanır. Bu şiirin zirvesi Akif'tedir.  Tefvik Fikret şiiri, Namık Kemal'in açtığı yolda sadece bir sokağa sapmış ve ilerlemiş bir şiirdir.

Pathos şiir de Yahya Kemal ile uç verir. Şimdi bana Şeyh Galib'in pathos bir şiir yazdığını söylemeye kalkmayın. Bu kavram yeni şiirde Yahya Kemal ile yerine oturur. Yahya Kemal yeni insanda yeni zihinde eskiyi yeni insana ve yeni zihne göre algılamış ve bu yolla edindiği malzemeyi şiirleştirmiştir.

Dergide çeviri şiir olarak 'Neils Hav'dan bir ürün var. Neils Hav şiirleri daha önce Yedi İklim gibi muhtelif dergilerde Mustafa Burak Sezer tarafından Türkçeye aktarılmıştı. Önemli ve yüksek bir şiire de sahip değildir Neils Hav.

 

YED İKLİM, EYLÜL 2021

 

Derginin sunuş yazısı hayat ve tabiat üzerine. Biz, çiçek böcek edebiyatını küçümserken tabiatın neredeyse bittiğini fark ettik. Onu değersiz görmek ona yabancılaşmaktır. Çiçek böcek edebiyatı diye doğa anlatısını  kıymetsizleştirmek, aslında tabiatla mücadele edilmesi gerektiğini salık veren Modern uygarlığın şiirimiz üstündeki etkisine katılmaktır.  Ben buna saldırı kültürü, diyorum. Doğaya saldıran insan, bakın şimdi nefes alamaz hale geldi.  İnsanla doğa arasında karşılıklı bir tecelli şartı vardır. Tabiat tecelli etmeden insan tecelli edemez.  İbn Haldun  'Coğrafya kader derken' bu tecelli kaydına gönderme yapar. 

 

Kemal Şamlıoğlu, 'Tanzimat Şiirinin Kavramsal Retoriğinde Gelenek' adlı metniyle dergiye katkı sunmuş.  Aslında son elli yıllık şiir eleştirilerinin bir çoğunda tasavvuf şiirinin terimlerine karşılık, ilk yenileşme hareketi olan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın şiirimize getirdiği yeni kavramlar hep eleştirilir. Ya da kötülenir. Oysa vatan, millet, hürriyet gibi insanımıza ve şiirimize ruh katan kelimeler önemli ve değerli şeylerdir. Üstünde yaşadığımız toprağı yeniden tarif etme ve onunla tekrardan anlam bağı kurma cehdi vermiştir, bizlere. Bunları değersiz görenler ve bunların karşısına tasavvufi kavramları koyanlar aslında tasavvufî bakış açısına büyük zarar da veriyorlar ve birer müsteşrik gibi davranıyorlar. Ya da o halet-i ruhiyeye bürünüyorlar.  Modern Türk şiirinde tasavvuf şiiri ararsanız  gerçek anlamda bunu Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'un kitaplarında bulursunuz. Diğerleri, menkıbeleri ve bu düzlem üzerindeki anlatıları 'serapa istiare' etrafında işlemiş eserlerdir.

Omer Hatunoğlu yazmış: 'Şarkiyatçılık'ı Yeniden Okumak'. Şarkiyatçlık, Edwar W. Said'in o ünlü kitabı etrafında değerlendirilmiş. Oysa Şarkîyatçılık, Fuat Sezgin'in bilimsel, belgelere dayanan çalışmalarıyla artık neredeyse bitmiştir. Şarkîyatçılık üzerine Fuat Sezgin'i mevzu etmeden konuşmak havanda su döğmektir. Doğu- Batı itilafıysa hiçbir zaman kalkmaz. Düşünce de zıttıyla kaimdir.

 

Ali Haydar Haksal, Diriliş'i anlatıyor. Sezai Karakoç'un diğer ideolojilere bakış açısını incelemiş. Benim yorumum: Toplumsal sınıf katmanları arasındaki mücadele daima olmuştur. Hiçbir ideoloji ve siyaset bilmi bunu ortadan kaldıramamıştır. Önceden köleler ve Firavun'lar vardı, biri diğerinden merhamet ve özgürlük dilerdi. Sonra Aristokrat sınıfı ortaya çıktı bu sınıftan da hem anlayış hem de toprak istendi. Akabinde burjuva ve proleterye belirdi. Bu, tamamen ekonomik temelliydi. Biri direğinden bilgelik falan değil sadece ücret artışı arzuladı.

 

OLAĞAN ŞİİR, EYLÜL- EKİM 2021

 

Dosya konusu: 'Şiirde Tahkiye'.  Anlatının Şiirdeki Konumu adlı metinde, Hasan Hüseyin Özbunar açıkçası tahkiye şiirin zirvelerinin örneklerini veren Akif'e haksızlık etmiş.  Akif'in Küfe şiirini bu hususta başarısız gösterirken Cemal Süreya'nın şu şiirini başarılı bulmakta.

 

'Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda

Çünkü biraz evvel yağmur yağmıştı

Adam bulut gibiydi, hatırladı

Adamın ayaklarının altında

Yıldızların yıldız olduğu vardı

Adam yıldızlara baka baka yürüdü

Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı'

 

Elbette tahkiye-şiire bu şiir de iyi bir örnektir. Ancak tahkiye-şiirin çağa göre biçimlenişini, nüveleneşini görmezseniz tahkiye-şiir konusunda iyi ve kötü örnekleri ayıklamakta zorlanırsınız. Üstelik Akif'in Küfe şiirini gerçeklerde kalmış hayale doğru yola çıkamamış şeklinde düşünerek geride bırakmak şiiri bilmemektir. Bir şeyin şiire yakın olup olmadığını hayal unsurlarıyla mı ölçeceğiz? Akif ile Cemal Süreya'nın şiiri arasında somutluk ve hayal farkı vardır. Şiirin şartı mıdır hayal? Küfe, gayet somuttur, hayatın içinden alınmıştır.  Somut- gerçekçi şiirin tüm özelliklerini ve yeteneklerini içinde barındırmaktadır. Üstelik, Küfe şiiri toplumun hafızasında yer etmiş bir şiirdir. Tabiî Özbunar, bunları, Behçet Necatigil'in bir değerlendirme yazısından etkilenerek söylüyor. Necatigil'in düşüncesidir, bu. Necatigil, somut şiire ve toplumcu şairlere mesafeli bir şairdir. Hatta toplumsal olan şeyin de estetik olarak söylenmesini ister ama yine de toplumsal olandaki estetiği yakalayacak bir şiir kudretine de sahip değildir. İç ses önemlidir, Necatigil'de, mırıldanmak veya. Akif, bu mırıltıyla İstiklâl Marşı'nı yazabilir miydi? Hayır. Akif, Kurtuluş Savaşı içinde bir milletin yok olma ile var olma arasında mücadele ettiği yerde, yoksullukların had safhaya çıktığı bir noktada,  türlü elim hercümercin ortasında hayalî unsurlarla şiir yazsaydı, Türk şiiri ortama mugayir bu şaire ne derdi acaba? Yazık olmaz mıydı şiire. Halk, Akif için ne düşünürdü?  Zaten Akif de kendi şiirinin hayal ile bir alışverişi olmadığını söyler.  Derin ahlâki, dinî, felsefî problemleri gerçekçiliğe sadık kalarak işler.  Akif, bizim kültürümüzdeki tüm zamanların epik- gerçekçi ve somut şiir birikimini taçlandırmış bir şairdir. Şiirde Yunus'tan sonra ikinci sırada olması bundandır.

Ah bu lirizm, öyle yanlış anlaşılıyor ki. Akif'te lirizmin olmadığını söylemek mümkün mü? Değil. Akif'in Ordu şiirini okuyun lirizmin tepe noktasını görün. Yok lirizm iç monologmuş yok lirizm özerk ve özel bir dili savunurmuş... Akif'te taş gibi bir lirizm var ama bu lirizm ne şahsi ne de özerk bir dil üstündedir. Milletin lirizmi vardır, Akif'in şiirlerinde.

Aslında Behçet Necatigil'in, Akif'in şiiri için söylediği tespitler tamamen bir tavır ilişkisi içinde değerlendirilecek şeylerdir.  Buna benzer bir ilişkiyi Necatigil, İkinci Yeni ile de yaşamıştır. Örneğin poetik birikiminde İkinci Yeni'den daha çok beslenmesine rağmen aslan payını Oktay Rıfat'a vermiştir, Necatigil. Aslında tavra karşı bir tavır-poetikası izlemiştir.

Ayrıca belirtmek gerekirse tahkiye- şiirin son zamanlardaki en başarılı örneği Sezai Karakoç'un Masal şiiridir.

 

DERGÂH, EYLÜL 2021

 

Dergâh dergisinde eskiden, İbrahim Tenekeci, börtü böcek şiirleri yazardı. Tabiatı, mütevekkil bir kişilikle ve insan-doğa uyumuyla anlatırdı. Ve insanın şiddetini kınar, tabiatın tarafını tutardı. Aslında Tenekeci, tabiata çıkan dili Tanrı'ya çıkan dille harman ederdi. Ve severdik biz bu şiirleri.  Çünkü bu dil, tarihi bir yazın ayrımını da bize verirdi.  Biliriz ki tabiata meftun iki uygarlık vardır, dünyada. Birincisi eski Grek; diğeri de Anadolu (Asya).  Grek'te güzelliğin ölçüsü olan tabiat bizde ilahî tecelli olarak anlam ve derinlik kazanır.  Tabiatın konu olarak geçtiği şiirler, börtü böcek şiirleri olarak küçümsendi çünkü insanoğlu tabiata bir değer atfetmiyordu. Onu sadece bir hammadde olarak görüyordu. Tabiat şiirlerini börtü böcek şiirleri şeklinde görenleri kınıyorum. İnsanoğlu; cahilliğini ve zalimliğini en çok doğaya karşı göstermiştir.


y. türk

 

EVVEL MERHAMET, SONRA YAĞMUR, SONRA SANAT'tan

 

İşte geldi, ikindi. Ufukta bir gök bardağı, içinde Tanrı'nın kızıl nimeti yani renk şarabı.

Diğerleri vakit, ikindiyse sanat.

İkindi, günün en güzel yeri; güneşin alın teri. Ve ben en çok bu vakit dünyaya yaşamaya çıkarım. Yaşamı kırmam.

Galiba bir ikindi vermiş dünyaya Allah beni. Bundan olmalı aramızdaki derin ilişkinin sebebi. Bir nevi coğrafyanın ve vaktin kaderi. Bu anlar, daha bir canhıraş dönüyor içimde, geçmişten geleceğe ezelî hikmetin pervanesi. Muhammedî olanın İsa'dan, Musa'dan, Davut'tan... söylenmesi. Yazı bende çoğu kez bir ikindi mesaisidir. Zihnimin içine yazı ekili bir arazi bırakır bende ikindi esini.  Durur önümde ürünleriyle vaat edilmiş topraklar gibi.

Ben onda masumluğumu, çocukluğumu, Sübhaneke’lerimi ve evvelimi buluyorum; o da bana çocukluk dolu gökçe kabıyla, ufkun kızıl şarabını sunuyor. İçiyorum.

Bazen Ahmet Haşim gibi. Değil bende ikindi vakti izleği sadece incelmiş bir doğa kültürü. Altta sonsuz bir temel gizli. 

Bu vakit indiriyorum milletimin genlerinde olan aşk kuvvetini bilim değil de edebiyat biçiminde. Sereserpe.

Genelde ikindinin yüzü ufkumda asılır bir cennet afişi gibi. İkindi vaktinde müthiş oluyor beka ve dünya düeti. Ezele düşer gibi yolum. insan, tahtadan atlar yapmak istiyor gönlüne ve binip gitmek diliyor ezel evine. Günün sonundaysa ufkumda hep o şey vardı, tüm güzelliklerin ardı: Tanrı

Ve her gün iner akşam, ikindiden bir veda hutbesi gibi. Hissettire hissettire içimdeki gurbeti. Ve ben de seslerim: Ey ikindi yarın da gel, sema önlerinde beklerim seni.


y. türk

EVVEL MERHAMET, SONRA YAĞMUR, SONRA SANAT'tan

 

Yalnızın gurbetine Allah; türküler, ilahiler aşağı iner. Ölüm bile bu kadar türkü bilmez. Yalnızlık, kalbin en yüksek tepesine çıkar, ezgisini dünyaya söyler. Yalnızın göğsü sıla tası gibidir. Bir yudum o tastan, bir parça içli o ezgiden.

 

Tanrı beni yalnızlığa  emanet etmiş. Yalnızlık: Benim velim.  Bekadan başka döneceğim bir evim de yok. Hayatım yalnızlıklarda ve yurtlarda geçti. Yetiştirme yurtlarındaki öksüzlerin içli kametlerini iyi bilirim. Onların anasızlıkları öyle belli ki. Ama yine de gülümsetirdi bir şey, onların namaz ve simalarını. Belki o tebessümler de Allah'ın gizli bir vaadinin içten gıdıklamasıydı.

 

Gelirlerdi, daha sabi yaşta. Yatmak için buz gibi demir ranzalarda. Bürürdü Rahman; onları kendi zırhı ve rahmet kumaşıyla da.

*

Bazen öyle kimsesizdir ki insan, çevre denen kavram kaybolur; dışın biter, içine düşer gölgen. İnsana içinden gelen mektuplar olur, onları okumaktır tesellin. Ve çok kere bir nostalji kalıbı içinde şekillenir, hüznün. Ve bu iyidir. Tedavi eder.  Nostaljiyi küçümsemeyin, en azından ihtiyarlara olan saygıyı artırır. Ne de olsa ataların geçmiş izleri, onun sulbü için geçmişin eğilerek geçilen yerleridir. Nostalji gelir bazı geceleri, evin yalnız adamına masal anlatır; ev geçmişin berrak sularında ipi kopmuş sandal gibi olur. Ne diyeyim, kolay da zor da olsa yalnızların işleri; dilerim bulunsun içlerinde kırkların, yedilerin yürekleri.

 

Saat gecenin 12'si. Sabahtan beri dünyadayım. Beş ezan dışında bir şey duymadım, görmedim. Bir de gökleri: O lavanta kokulu fiziği. Ceketim güzeldi belki ben fark etmeden bir melek geldi ceketimi de beğendi. Köşedeki tabakta ekmek, zeytin... ve su kendince bir hayat yaşadı.  Fatiha’nın, Tebbet’in konusu vardı ayrıca üstümde. Genzimdeyse çocukluğumdan kalma bir Sübhaneke tadı.

 

Şimdi bende nedir yalnızlığın yeri? Derim ki: Yalnızlık benim için uçsuz bucaksız ve ışıl ışıl yollarda giden, Allah'ın bir kamyoneti. Kasasındaysa yüreği soğutan bir cennet resmi; yollar öte akar gider, üstünde dağların serin yeli.


y. türk

EVVEL MERHAMET, SONRA YAĞMUR, SONRA SANAT'tan

 

Sela: Erişmek ister her lisan, şerefeden ses vermek gibi bir hayale.  Ölümde bile.

İnsanlar dünyada gurbet milleti, sela da onları evrenden uğurlama sesi.

Bu yüksek ezgiyle anlarız, gurbette ve vedalarda Allah ortaktır derdimize. 

Selada öyle bir şey var ki, en hissiz  insanın  bile gözündeki yaşı nacakla kesip kopartır.  

Sapanca’da, Toroslar'da,  Rize’de her yerde ölünür. Allah'ın bir evinden diğer evine gidilir. Ölüm, gözleri sulandıran bir ayet gibidir.

Ve dilerim  ölüm, ahiretin bizi bir çeşit fetih mimarisi olsun; canımızı değil gönlümüzü alsın. Yani bu hüzün kütlesinin içinde gizli ve neşeli akan bir nur şeridi olsun.

Her selada kün'ün taburesine oturur, varlığı düşünüp izlerim: İnsanı, karıncası, kelebeği dünya üstünde birer ömür isimleri. Hiçbir varlık yeryüzünde ebedî bir yuva kuramadı ki. 

Bana gelince derim: Yaşlanıyoruz, yaklaşıyoruz köklere. Adem'e, Havva'ya; Elestü Bi Rabbiküm'e.  Yasin hacmindeki o göksel güneşli günlere. Yoksa neye yorulur bu yaşlı kemiklerdeki cevr içre ışıklı neşe. Bekliyoruz yeni bir hayatı önümüzdeki günlerde.

Yontula yontula, yonga yonga dönüyoruz işte evimize.

Hani Yunus’un bir ilahisi var. Ezgiye arada bir Allah da bir sesle katılıp çıkmış gibi. Böyle izler var insanın salâtının ve hayatının içinde.  İnsan bir ömür o tatlı ve şıvgın  izleri sürmekte. Yani zaten insanın bohçası elinde. Diler, gitmenin hoşça bir biçimini.  İster ki bu hayat oyunun bir akşamı anne sesiyle ahretten çağırsınlar kendisini. Doymuştur, kalmak istemez ne güne ne geceye. Sadece kınına girer gibi girmek ister cennetine.


y. türk

EVVEL MERHAMET, SONRA YAĞMUR, SONRA SANAT'tan

 

Severdim yeryüzünde yaşayarak Tanrı'ya görünmeyi. Dertlere pek aldırmazdım, acılarıma ve kardeşlerime her sabah günaydın, iyi günler dilerdim.  Neşemin de bütün ihtiyaçlarını görürdüm. Zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur: Kendimi bu buyruğun gözüyle izlerdim.

Öğlenin sonlarına denk gelen vakit benim en derin en hassas zamanım. Bu anlar dağlarda ya da en azından bir dere kenarında olmayı yeğlerdim. Tanrı tecellisinin kokusunu alırdım. İğde dallarının, incir yapraklarının sonsuz ıtırlarına kapılırdım. Tabiat kardeşimdir benim. Bu vakti kâlû belâ'dan gelen bir yapıt gibi hissederim.  Her insan bir vakte yazgılı mıdır? Bilemem. Bazen bir şarkı söylerdim gizli gizli. İçim, Tanrı'ya değerdi.  Ezgim ezel izli, tabiatın bakışı da güzeldi. Böyle anlarda yaşamım mutlu, bahtım iyiydi. Üstümde bir imge vardı cennet kesimli, serin sulara değimli.

Ve dünya sabahlarında, hüzünde din erken kalkar. Maddenin güzel yemişi seccademi, güneşin doğacağı yere doğru sererdim.  Sonunda serçekuş olacakmış da uçacakmışım kadar severdim namazımı. Tekbirimi, kametimi dünyaya karşı güçlü tutardım. Trajediyi de neşeyi de tecrübe etmeye çalıştım.

Ama dedim ya dostlar dünya tuhaftı. Dünyanın omuzlarında merhamet adlı sırmalı bir atkı vardı. Güveler yemişti yarıdan fazlasını.  Yüreğim şunu ölmüş olsa da hiç unutmamalı: Batı'ya hapsolmuştu, yerkürenin Doğu kanadı. Batı, finans ağıyla soyardı Doğu'daki tecelli arsalarını. Delerdi de tüfeğin en aşağı katıyla yoksulun karnını.

Ve günün sonunda ben denen varlık kırıldı, kırıldı. Ve bundan yeni bir üslûp yarattı.

 

y. türk 

6 Mart 2022 Pazar

KURULUŞ, MART- NİSAN 2022, SAYI: 50






                                                               



                                                       İYİ OKUMALAR