12 Temmuz 2021 Pazartesi

DERGİLER 2021 -1

 

SÖZCÜKLER, Ocak- Şubat 2021

Cevat Çapan, Sözcükler'in daim şairi. Belki de Çapan şiiri en çok bu dergiye yakışıyor. Tavır, üslup olarak Sözcükler ile uyuşuyor Çapan şiiri. Süreyya Berfe ve Egemen Berköz şiirleri için de geçerli, bu tespitimiz. Hüseyin Cöntürk'ü eksik derginin. 

Nazım'ın Genç Şairler Topluluğu'na Mektup'u var. Fransızcadan çevrilmiş. Sanırım Türk dergilerinde ilk defa yer alıyor. Fransız genç şairlere hitaben yazılmış. Aslında bu mektup şiirin 1950'lerdeki hareketini ve ülkeleri aşan etkisini gösteren müthiş bir örnek. Enternosyanel bir durum, şiir türüne de yansımış.  Görüş olarak belli bir dünya kamusunda şiir; fikir veya ideoloji çerçevesinde tek yere akıyor. Buna benzer bir şey de Akif şiiri ile İslam ülkeleri arasında gerçekleşmişti. Hem fikirle hem de şiir türüyle ümmet içinde etkileşimler meydana geliyordu. Şimdi yerkürede tez olmadığı için belli bir fikir ekseninde  kamu da yok.  Tezde kesinti var. Aynı kesinti şiire yansıdı. Açıkçası etki ve rüzgarını kaybetti, şiir. Dünya sessizliğe büründü. Şiir değil fikir değil para konuşuluyor, dünya üstünde. Şiirin birliği, fikrin birliği kendisini paranın birliğine teslim etti. 

Turgay Fişekçi , Şiir Bilmek- Şiir Sevmek adlı metniyle Özdemir İnce'ye haklı bir eleştiri getirmiş. Aslında mesele Melih Cevdet Anday'ın bizim klasiklerimiz yoktur anlamındaki görüşüne dayanıyor. Aynı düşünceyi sürdürmeye çalışan bir Özdemir İnce var karşımızda. Ömrünü hasrettiği şiir çevirisinde bile başarılı denemez, İnce için. Ölü bir çeviri dili var, İnce'nin. Kendi şiiri gibi. Özdemir İnce şiiri denebilecek bir şiiri yok İnce'nin. Türk edebiyatına kendi şiirini kabullendiremediği için o da Türk şiirini reddetme yolunu tutuyor. Oysa İnce, dikkat etse görecek: Batı şiirinde Sezai Karakoç'un, İsmet Özel'in ve Yücel Kayıran'ın bir dengi yoktur. Son dönem dünya şiirinde Türk şiiriyle boy ölçüşecek bir şiir bulamazsınız. 

George Steiner ile  Söyleşi başlığında bir metin Türkçeye kazandırılmış. Söyleşiyi değil, ben cevapları okurken edindiğim düşünceleri yazmayı arzularım. Aslında metin eleştirileri bir ara ideolojik çözümlemelerle yapıldı. Liberal ya da Marksist argümanlarla okundu, şiir. Türk şiirinde örneğin Orhan Veli'yi Asım Bezirci de Nurullah Ataç da beğeni ve yorumlar üstünden değerlendirdi . Mehmet Doğan, şiir okumalarını Marksist terminolojiyle biraz da Cöntürk'ten edindiği bilimsel eleştiriyi sentez olarak kullanmasıyla yaptı. Bu iki okuma kavramı da ideolojilerin şiire yaptıkları etki olarak görülmelidir. Dikkat edersek İkinci Yeni o günlerde büyük oranda anlamsız ve sürrealist şiir olarak vurgulandı. Oysa ikinci Yeni'de ideolojilerle metin değerlendirme tavrı ortadan kalkmıştı. Ya da ideolojik ve eleştirel  alt yapı, İkinci Yeni'yi açıklamaya yetmiyordu. İmdada Hüseyin Cöntürk yetişti. Zaten dünya edebiyat tarihinde de ideolojik şiir ölçekleri devreden çıkınca onun yerini önce bilimsel yani yeni eleştiri sonra da yapısökümcü, göstergebilimsel, postyapısalcılıktan güç alan bir şiir eleştirimiz   oluştu. Belki de Hüseyin Cöntürk'ün demek istediği şey de buydu. Ve biz bugün İkinci Yeni'yi daha çok bu yeni eleştiri kuramlarıyla konuşur olduk. Peki bizim eleştiri kuramlarımız neler? Eleştiri; teknik ve süreç bakımından Batı'nın yenilerini takip ederek akıp gidiyor. Bizim sanat eleştirisine katkımız olacak mı? Bunu zaman gösterir. Hüseyin Cöntürk'ün devamı olarak Felsefî Şiir ve Neo-epik şiir okuma tekniklerini önemsiyorum. İçlerinde çoğunlukla bize ait olan unsurların konuştuğu bir evren var. 

Bunu neden söylüyorum, evrenin akışını ve değişimini kuramsal çabalarla anlatmaya çalışan metinler okuyorum. Bir film yönetmeninin söylediklerini bu mevzuya referans yapan onunla metnine yön veren kalemler biliyorum. Oysa varlığın değişerek akışını dünyada Mevlana'nın resim anlatısı kadar hiçbir felsefe ve metin dile getiremez. Üçüncü sınıf ağızlar bu konuda söz konusu edilirken Mevlana gibi bir dünya devi es geçiliyor.


HECE, Şubat 2021

Derginin öne çıkan şiiri Faruk Uysal'ın Bilal şiiri. Akıcı, yapı bakımından sağlam bir şiir ancak orjinal ve yeni bir tarafı yok şiirin. 

Yeni şiirlerde şiirin bir boşluğunu gidermek gibi bir kaygı yok. Belki dergi sayfaları dolduruluyor ama Türk şiir tarihinde eksik olan bir şey de tamamlanmış olmuyor. Türkçenin nereye doğru gittiği pek önemsenmiyor ya da sezilemiyor. 

Dosya olarak günümüz şiiri ele alınmış. Aslında modern şiirin son dönemleri toparlanmak yerine bayağı dağıtılmış.

Alaattin Karaca, şiir eleştirisinde Sezai Karakoç gibi düşünerek ilerliyor. 

Cahit Koytak şiiri üstüne yazılar var, bu sayıda. Koytak şiirinin dizesi yoktur. Dize, bir bölüm olarak yayılır. Ve bu da yoğunluğu alır. Cahit Koytak, her şeyi kolayca şiire dönüştüren bir şair olarak anılıyor. Oysa bu, kitaplarının etkisini azaltan bir şeydir. Nesir, belli belirsiz Koytak şiirinde daim vardır. Ve şiir zor bir şeydir. Şiirin bu kadar kolay yazılmaya hakkı yoktur. Düz yazıyı felsefî problemler ve ritim sağlayan birkaç unsurla şiir havasına sokmak şiire değil ama nesre yarar. Bence Koytak'ın metinleri şiirden ziyade şiirsel denemelerdir.   

Cevat Çapan şiiri tabiat, anı, fotoğraf anahtar kelimeleriyle kurulu bir şiirdi. Eski Grek uygarlığında dil daim tabiata çıkardı. Cevat Çapan da şiir dilini tabiata vardırıyor. Nazım Hikmet'teki Memleketimden İnsan Manzaraları, Çapan'da tabiat manzaralarına dönüşür. 

Ömer Aksay'ın notları okunmaya değer şeyler: Ercüment Behzat Lav'ı iki paragrafına konu etmiş. Lav'ın sözleri: 'Ben Almanya'dan (1925) geldiğim sırada Nâzım ( Hikmet) hece vezniyle şiirler yazıyordu. Ben doğrudan sürrealizmi Türk şiirine getirdim.  Hecesiz ve kafiyesiz.  Şunu da söyleyebilirim; İkinci Yeni akımının dildeki değiştirmelerini ben daha önce yaptım. ' (18.11.1978, Politika gazetesi)  Yanlış hatırlamıyorsam, Serkan Işın da görsel şiirde Lav'ı referans göstermişti. Bu türden bir düşünme Oktay Rıfat'ta da vardı.


HECE, Mart 2021

Ömer Aksay'ın 'Aşk Havzasında Haykırışlar' önemli bir şiir. Uslüp olarak Bilâl Cerîr şiirlerini anımsatıyor. Günümüzü tarihin ırmağında akıtıyor. Ve ikisini de birbirine uyumsuzlaştırıyor. Aksay belki hep Bilâl Cerîr'in şiirini yazıyor. 

Turgut Uyar ile ilgili epey metin okudum, bu ayki dergilerde. Biri de Natama'daydı. Onu yazarken belki değinirim Uyar'a. Uyar şiiri özellikle de Geyikli Gece aşırı yorumlarla okunuyor. Örneğin İshak Aslan, Yedi İklim dergisinde Niçe'nin Zerdüşt kitabıyla karşılıklı okuyor, Uyar'ın bazı şiirlerini. Tespitler bayağı da ilginçti. 

Leyla Arsal, Ebubekir Eroğlu şiiriyle ilgili yazmış. Aslında Cevat Çapan, Süreya Berfe ve Ebubekir Eroğlu aynı şiir güzergâhının birer şairleri. Konuları değişiktir sadece şairlerin.  Eroğlu şiirleri içinse hikmetin romantizmi dersek  daha doğru olur. 

Mehmet Özger, Hakan Şarkdemir'i çağırmış yazısına. Şarkdemir, epik şiirden görsel şiire atlamış bir şairdir.  Görsel şiir ve epik şiir aslında mantık olarak birbirine zıt kulvarlarda ilerler. Epik demek örneğin ana dil demektir. Hikmet, ana dil ister. Görsel şiirin temelinde Yücel Kayıran'a göre ana dile karşılık vardır. Gerçekten öyle.  Filozof, dil insanın evidir derken ana dili kastetmiş olmalıdır. 


MUHİT, Mart 2021

Dergide epey şiir var. Modern edebiyatın bir özelliği bu. Şiir olsun, öykü olsun üretimin çok olması. Dergiler kendi iktidarı için yazar ve şair olarak sayıyı kalabalık tutmaya çalışıyor. Bir dergiye o ay için iyi tek şiir yeterlidir. Piyasaya o kadar çok edebî ürün sürülüyor ki artık okuyucu seçim yapmakta zorlanıyor. Yeni isimler bile abartılarak okuyucuya sunuluyor. Çoğunun devamı da gelmiyor. Gerçi şiir yıllıkları var. Birçok şiir takipçisi dergileri aylık olarak izlemek yerine şiir yıllıklarına bakıyor. 

Eskiden Murat Güzel'i okurdum. Murat Güzel şiirleri ayrıksı, orijinal ve emek ürünüydü. Okuduklarını şiirde gizli olarak bulurduk. Bence dergilerin şiire bakış açısı şairi etkiler. Dergi, şiir çuvalı değildir. Tıka basa gelişigüzel ürünlerle dergiyi doldurmak dergi veya kitap denen nesneyi öldürmektir. Muhit'in sesli tek şairi İbrahim Tenekeci'dir.

Ve bir dergiyi okutturan şeyler daha çok poetik metinlerdir,  yeni fikirler ve tezlerdir. Esaslı, derin, nefis denemelerdir.  Güncel edebiyat tartışmaları da derginin çeyizidir. 

Günümüzün şiirleri bir gecede derme çatma kotarılıyor. Belki de gecekondu şiirler demek bunlara daha isabetli. Yeni kuşak şaircikler, geleneği şiirlerinde eritemiyorlar; bir tavra katamıyorlar. Gelenek, onların şiirlerinde duygu olarak bile yok. 

Aslında dergiler de gençleri yanlış yönlendiriyor. Kötü de olsa bir şair kazanmak için editörler yeteneksizlere de kapı açıyor kıymet veriyor. Oysa şair olmaya ya da olmamaya çalışılmaz. Şairlikte olacak olan olur. Şair, içini bilir. Oraya bir şey konmuşsa onu görür ve yazar. Konmamışsa yazmanın bir anlamı yok. 

Erol Göka, paranın felsefesiyle ilgili yazılar yazıyor. Bence paranın felsefesi değişirse hayat, medeniyetler bile değişir. Yani paranın nasıl kazanıldığı o çağın ahlâkını belirler. Modern çağın parasının bir özelliği şu: Kamusal ve resmi bir şey olmasına rağmen alttan alta illegal hareket etmesi. Örneğin tefecilik eski çağlarda her zaman kınanan bir şeydi. Modern para ahlâkı ise tefeciliği makul bir çehreye bürüyerek faiz adı altında resmiyetleştirdi. Dünyanın hiçbir devrinde para parayla bu denli satılmadı. Zenginlik, artık çağımızda çalışarak elde edilen bir şey değil. Çalışanlar zaten hiç zengin değil. İnsanlar da bunun idrakine vardılar. Çalışmak istemiyorlar. Elinin emeğiyle kazanılan ekmeğin huzuru çok az kesimlerde hissediliyor. Zamanımızın para ahlâkı, şükrü ve alın terini ortadan kaldırdı. Yeni toplumsal modellerde böylesi bir akıl üstüne bina edilmeye çalışıldı. Kimlikler bile bu para ahlâkıyla el ele gelişiyor. Modeller, teşhircilikle milyon dolarlar kazanıyorlar. 

 Son zamanlarda Akif'siz bir dergi sayısına neredeyse rastlamadım. Birkaçı hariç. Bu, güzel bir şeydi,


MUHİT, Nisan 2021

Biz mahçup ve onurlu çocuklarız, diye açlıyor dergi. Bu sayıya Sezai Karakoç dosyası damgasını vurmuş. Tezli bir şairdir, Sezai Karakoç. Batı düşünce dünyasına bu özelliği nedeniyle de eklemlenmemiştir. Kendi kökü üstünde yaşamayı, yükselmeyi seçmiştir. Şiiri şiiri aşar Karakoç'un. Şiirde imgeci değil kozmetikçi değil. Ben Karakoç'u; Yunus, Akif ... şeklinde gelen çizgiye bağlarım. Bu çizginin derinlerindense Ebu Hanife, Maturidi, İbn Sina, İbn Arabi gelir.  Şeyh Galip ve Fuzulî gibi şairleri de ara şairler addederim. Dünyadadır ama içi beka dolu birisidir, Sezai Karakoç. Öyküsünü de buradan itibaren kurar. İnsanlık ve toplum hikayesini ta köklerden alarak eserlerine işler. Bizi şiiriyle diriltmesi bu sayededir. Şiirlerinde Mekke'nin iklimi, insanın içi ve milleti, medeniyeti vardır. Bazıları İslam'ı medeniyet kavramıyla açıklarken o tam tersine medeniyeti İslam'la açıklar. Ve buna dikkat eder. Bireyi etik değildir, dinidir. Yani ahlâkidir. Dilin ucunu vahye çıkaranlar dinî bir varoluş yaşayanlardır. Dilini felsefeye çıkaranlarsa etik bir varoluş sergileyenlerdir. Kur'an, dinî bir metindir. Peygamber, dinî bir bireydir. Farabî'yi okurken peygamber ve filozoflar şeklinde iki kategori görmüştüm. Farabî'nin modern okuyucuları ise onun peygamber ve filozofu aynı kefeye koyduğunu söylemişler. Aslında Farabî dini ve etik birey arasında bir ayrım yapmıştı. Örneğin Sokrates etik bireydir. Mürşidi ise felsefedir. Musa ise dini bir bireydir ve yol gösterici metni de semavi olarak inen kitaptır. Kierkegaard'ın etik bireye örnek olarak Sokrates'i ve Agamemnon'u,  dinî varoluş için de Haz. İbrahim'i göstermesi bu temelden kaynaklanır.   Modern çağ beslendiği kök itibariyle felsefî/ etik bir  çağdır. 

 Adanmış bir sestir, Karakoç. Kurban gibi. İsmail gibi. Kendisini kendi adamıştır.

Kimi şairler; kokain, alkol ve afyonla yakalamaya çalışıyorlar bilinçaltı süreçlerini. O ise nurla. Safiyet dolu duru bir anlama çabasıyla. Onun şiirde afyonsuz metafizik demesi bundan.

Platon, şiire müskirat muamelesi yapar; onun şansızlığı Sezai Karakoç gibi bir şaire denk gelmemiş olmasıdır. Farabi de Aristo'dan etki alan birisi olarak sanatı taklidin içinde görür. Ama hakkını da yememek lazım, Şuara Suresi'nin söylediklerine de bu tanım içinde yer verir.  Bence sanat ve şiire bakış konusunda kırılma noktası Sezai Karakoç'un sanata yeni bir tanım getirmesiyle oluşur. Sezai Karakoç, sanatı tarif yönünden Farabî'den daha önde. Sanatın, yaratılanı değil de yaratışı taklit ettiğini söyler, Karakoç. En azından bu tespit;  Farabi'yi de, Aristo'yu da kendi şiirimiz adına boşa çıkarır. 

Yüksek fikirlerin ve felsefelerin ancak yüksek bir şiir birikiminin üzerine bina edileceğini bilir Sezai Karakoç. O nedenle önce şiiri yüksek tutmuştur.

Tarihte parlamış uygarlıklara bir bakın, hep kabiliyetli ve sağlam bir şiir dili üzerine bina edilmişlerdir. Endülüs medeniyetinde meydana gelen felsefî birikimin, Farabî ve İbn-i Rüşd felsefesinin yetkinliğinin kökünde şiire hakimiyet vardır. İlk defa Yunan düşünce ve felsefeyle karşılaşan İslâm alimlerinin Grek düşüncesini kendi düşünceleri içine dolgu olarak katabilmeleri, öncesinde zirveye çıkmış Arap şiirinin yarattığı imkanlarla olmuştur. Arapçanın ilim ve felsefe dili haline gelmesi Arap şiirinin görkemiyle ilgilidir. Şiiri kuvvetli olmayan milletler, başka düşünceleri çözemezler, onları kendi dil ve düşünce sistemlerine dolgu olarak katamazlar.  


Yeprem Türk


10 Temmuz 2021 Cumartesi

YENİÇERİ & MEHMETÇİK

 

Modern kimlik inşası oldukça şaşırtıcıdır.  Modernlik, yapısı gereği  toplumların  can damarı sayılabilecek noktalarını yüzeysel etkiledi, derinlikli değil. Bunu daha açık söylemek gerekirse dünya genelinde milletler, özgün noktalarını yeni çağda inşa ederken  Batı'nın ahlâkını değil, tekniğini aldı.

Yeniçeri ocağını kaldırdığında II. Mahmut,  halktan epey cephe yemişti, hatta gavur padişah olarak bile adlandırılmıştı. Oysa askerî ocağımızın bugünkü durduğu yere bakıldığında, dönüşüm sanılandan daha farklı gerçekleşti. Yeniçeri ocağı kaldırılmıştır ama bugün onun yerine de Mehmetçik getirilmiştir. İkisi de özde aynı duygudan, aynı imandan, aynı kaynaklardan beslenmiştir.  Mehmetçik, ufkuna Peygamber'i koyan bir topluluğun kişiliğini anlatır.  Gerçi eskiden de askerlerimiz, Yeniçeri olarak gittikleri yerlerde kendilerine kim oldukları sorulunca Muhammed'in (s.a.v.) Mehmetleriyiz, derlerdi.  Ve çağımızda görüyoruz ki ordumuz geçirdiği modernleşme aşamalarında  tekniğini Batı'dan; ruhunu Hira'dan almıştır.

Yeni Türkiye'de askerlerimiz Mehmetçik ifadesi içinde  felsefe ve kavram olarak daha sağlam bir temele  oturmuştur.


Y. Türk

20 Haziran 2021 Pazar

KURULUŞ, Temmuz- Ağustos 2021, Sayı 46








 


                                                     KURULUŞ DERGİSİ

14 Mayıs 2021 Cuma

MAHALLE MEKTEBİ, MART- NİSAN 2021, SAYI: 58


 

Dergide önemli yazılar var. Hangimiz Billy Olmadık ki?, adlı metin Erva Kara'nın. Kara, John Taylor Gatto'nun 'Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı' isimli eserinden yola çıkarak modern eğitim sistemi üzerine düşünmüş.  Gatto'ya göre modern eğitim sistemi : 'Açıktan açığa vasat zihinler yetiştirmek, çocuğun iç dünyasını tarumar etmek, öğrencilerin liderlik vasıflarına sahip olunmasını engellemek, yumuşak başlı ve yetersiz vatandaşlar yetiştirmek üzere tasarlanmış, yani bir bütün olarak, nüfusu idare edilebilir kılmayı amaç edinmiştir...' 

Covid salgınında okulların tatil olması, tamam velileri çok üzdü ama varoluşsal olarak düşünürsek öğrencilere kanaatimce iyi geldi. Öğrenciler, insanı daraltmak ve azaltmak için tasarlanmış eğitim sisteminden kendilerini bir yıllığına korumuş oldu.  Okulsuz Toplum gibi anlayışları da modern eğitim sistemine yapılan gayri protest bir yansıma olarak okumak gerekir.  Çağın insanı;  modern eğitim sistemiyle doğaya dönüş felsefeleri arasında sıkışıp kalmıştı.  Aslında biri ifrat diğeri de tefritten başka bir şey de değildi. 

*

Diğer bir da yazı da Hilmi Uçan'ın: 'G. Flaubert, Yahya Kemal ve Taşralılık Duygusu.'  Anlatı kişileri Emma Bovary, Madame Loisel gibi şehrin taşralı lirik ve romantikleri  konu edinilmiş. Modern hayat, dünyanın her yerinde taşraya tarihte hiç olmadığı kadar bir limit azaltımına gitmişti. Taşra da aslında bunu kabullenmişti. Yahya Kemal'in taşralılık kompleksi herkesin malumu. Ona göre 'İstanbul'a Niş'ten değil Paris'ten gelmek lazım imiş.'  Şiirde, İkinci Yeni'ye  kadar daim bir taşralılık sıkıntısı var. Bunu Akif ve Nazım'ı dışarıda tutarak söylüyorum. Şiirde, şehirdeki taşra sıkıntısı II. Yeni ile aşılmıştı. Çünkü İkinci Yeniciler yüksek yeteneklerinin yanında yüksek bir taşralı grubu da.  Çoğu, parasız yatılı okullarda okumuştu.  Hatta diyebilirim ki taşranın doğurganlığı ve üretkenliği son yıllarda daha iyi anlaşılmış durumda. Taşra olmasa merkez çabuk çürür ve boş kalır. Şiirde hareketin taşradan merkeze olması gerektiğini söyleyen Yücel Kayıran haklı.  Üstelik M. Heidegger gibi felsefeciler, yazın çalışmalarını dağ başlarındaki kulübelerinde yapmışlardı. 

Derginin en önemli kısmı ise Abdurrahman Arslan ile yapılan söyleşi.

Aslında söyleşi başlı başına bir İslamcılık eleştirisi. 

İslamcılık, büyük oranda birinci evresini tamamladı. Şimdi bu birinci döneme yapılan eleştiriler hakim, İslamcı düşünde. İslamcılığın birinci evresi Osmanlının yıkılış süreciyle başlar ve Mısır'da Mursi'nin idamıyla biter.  Tarih tekerrürden ibaret sanki. Osmanlıyı yıkım çalışması Leibniz'in önerisiyle Mısır'dan başlatıldı. Ama daha önce yıkımı kolaylaştırmak için Şam üzerinde oyunlar oynandı. Peygamberimiz Şam'a hep dikkat çekmiştir. Şam, Osmanlının yumuşak karnıydı. İslamcılığın da yumuşak karnı Şam'dır. Kaşıkçı Cinayeti'ni Şam'ın bu tarihi rolüyle okumak gerekir.

İslamcılık da aynen Osmanlı gibi Şam'da yumuşatıldı, Mısır'da durduruldu.  Ama bu, İslamcılığın sadece siyasi yönüydü. Bu aralığın bilgi, inanç sistemi ve epistemolojik yanı gibi unsurları ise nerede nasıl başladı, nerede nasıl bitti, ileride epey konuşulacak ve tartışılacak.  Abdurrahman Arslan aynı bahiste şunları söyler: 'Dünyaya ve hayata artık Eflatun'un ve Aristonu'n gözüyle bakmaktayız; ya da Galieleo veya Newton'un gözüyle. Teologların büyük çoğunluğu bugün dünyaya İslam'ın değil Galieleo ya da Newton'un gözüyle bakmakta ya da onlardan üretilen bilgiyle düşünmekteler.'  Bu minvale ben de eklemeler yapmak isterim. Arslan, dini ya da fıtrî olana tabiî görüş nazarından bakıldığını ima ediyor sanki.  Kierkegaard gibi düşünürsem: etik birey, etik bilgi; dini bireyi, dini bilgiyi ve fıtrî bilme biçimini hapsetmiştir. Tabiî görüş, Rönesansla fıtrî bilgi kaynaklarını durdurmaya başlıyor aslında. Bugün Spinoza gibi önemli düşünürlerin dillendirdiği 'tinsellik' kavramı da 'fıtrî bilgi kaynaklarındaki maneviyatı bir dönüşüme tabii tutuyor. Tinsellik, tabiî yolla elde edilen natüralist bir maneviyat biçimidir. Tinselliğin temelinde büyük ihtimalle Aristo'nun mimesis kavramı vardır. Mimesis, sanatçı için sadece doğayı görüldüğü gibi taklit değildir, onun ruhu dediğimiz tinselliği de bir taklit şeklidir. Sezai Karakoç'un, sanatı, doğanın ruhunu değil de yaratışın taklidi olarak görmesi bu açıdan önemli. Ruh ve tinsellik arasındaki ince farka şerh düşmekte. Fıtrî ve tabiî olanı ayırmakta. Bugünkü teknolojinin temelinde de mimesis kavramı vardır. Ve mimesis kavramı, bugün doğada bulduğu tinselliği insanla birleştirmeyi, post-human'a giden yolu açmaya çalışıyor.    

Abdurrahman Arslan,  bizim için gelenek sünnettir, diyor. Bu söze söyle bir devam yazmak isterim : İnsanlığın tüm zamanlarındaki geleneğinin adı da 'Ezeli Hikmet'tir. 

Akif'in 'Batının tekniğini alalım ama ahlakını almayalım' sözüne de eleştiri getirmiş Arslan. Teknolojinin alınmasıyla zaten ahlâkının da alınacağını, bu alışın bizi onlara benzeteceğini belirtiyor. Bu konuya ilk itirazı Rasim Özdenören yapmıştı. Ama zaten Akif ' Batı'nın ahlâkını almayalım'  derken 'onlara benzemeyelim' demiyor muydu? 


Y. Türk

13 Mayıs 2021 Perşembe

EDEBİYATİST, MART- NİSAN 2021




İlk metin Kübra Arar'ın: Yer Kapışması: Ütopya / Distopya. Şahsen benim inancımda distopyaya da ütopyaya da yer yok. Umut kırıklığı var sadece. Avrupai nazardan bakarsak ütopya ideolojielerle kuracağımız cennetlerdi. Ama ideolojiler, insana giydirilen deli gömlekleriydi ve o gömlekler de yırtıldı. Günün sonunda distopya ortaya çıktı. İrem Bağları, bin yıllar öncesinin ütopyasıydı sonra distopyaya dönüştü. Belki de o hadiseden sonra insanın ütopyalara pek inancı kalmadı. Önce heves sürülür, sonra günah çıkarılır. Ütopya ve distopya bundan ibaret gibi. Bana, ütopya ve distopya değil de İbn-i Haldun'un medeniyetleri okurken belirttiği  'Başlama ve Çürüme' dönemleri daha gerçekçi geliyor. Medeniyetler aşk ile temiz gıda ile başlar sonra heva ve hevese yenilirler, çürürler. Ütopya ve distopya, İbn-i Haldun'un medeniyet nazariyesinin Avrupai zihinle yeniden okunuşu gibi. 

Derginin dosya konusu ise  erkek ve kadın. Daha doğrusu Feminizm.  Özlem Karavul, Margaret Atwood'un 'Damızlık Kızın Öyküsü üzerinden bir feminizm okuması yapmış.  M. Atwood'un diğer bir eseri olan 'Glied Cumhuriyeti' de konuya dahil edilmiş. 'Erkek egemen bir oligarşik düzenle yönetilen Glied evrenini anlatır. Glied Cumhuriyeti köktenci Hıristiyan bir grubun Eski Ahit yasalarının ve kodlarının sapkın ve kendi menfaatleri doğrultusunda yorumlanmasıyla meydana getirilmiş bir yönetim anlayışı üzerine kurulmuştur.'  Karanlık Hıristiyan Orta Çağı'nın sapkın din anlayışı din kavramına acayip zarar vermiştir. Her şey gibi bu sapkınlıktan kadınlar da payına düşeni almıştır. Feminizmin temelinde buradan alınan kadın yaraları vardır. 

Diğer yandan Avrupa'da Karanlık Hıristiyan Orta Çağı'nın sapkın din anlayışına karşı Europa adlı kadın mitolojisi yükseltildi. Yeni gelen çağ, yaşadığı sisteme de bu ismi verdi. Avrupa, Europa ile dünya kadınlarını biraz da cezbetti.  

Feminizm, modern çağın en önemli hareketlerinden ve cinsiyet okumalarından bir cüz. Ancak bugün geldiği nokta itibariyle kadınlara çok şey kazandırmışsa da kayıp da ettirmiştir. Belki kadın haklarına ideoloji gibi yaklaşıldığı için böylesi bir sonuca gebe kaldı. Feminizm için de bir ütopya ve distopyadan bahsedilebilir. 

Feminizm görüşü içinde erkekler, genelde  cinsiyet işgalcileri gibi gösteriliyor. Erkekler, onlar için kadın bedeni ve emeği adına emperyal güçlerdir. Toprağı, bedeni ve emeği sömürülenlerse kadınlardır.  Feminizm, sanki cinsiyet coğrafyasında talana, sömürüye direnmenin teorik anlandırması gibi gözüküyor. Cinsi bir militarizme karşı muhalif bir militarizm gibi. Çıkışsızlığı da bundandır. Kadın doğal bir denge ve fıtrat üzerinden konuşulmadı. Mağlubiyet psikolojisiyle gelişti, galibiyetin tüm imkanlarını içinde barındıran bir ütopyaya dönüştü. Zaten distopya da galibiyet düşünüp yenilmek değil midir. Açıkçası feminizm türler arası savaşın bir parçasıydı. 

Ben kadını da erkeği de ve varlığı da her şeyi kuşatan tek bir şey etrafında ele alınıp konuşulması gerektiğine ve bu ilkeyle yetişen bireylerin uyumuna, değilse çatışmasına  inananlardanım.  

-Sayı ile birlikte Kaan Eminoğlu'nun hazırladığı şiir yıllığı veriliyor.


Y. Türk

YEDİ İKLİM, MART 2021


Yedi İklim'in sunuş yazıları dikkate değerdir. Hep bir mesele odaklıdır. Konu: Bireyin yetiştiği çevre. Ve Uluslaşmanın bireyin eğitimini nasıl etkilediğidir. Açıkçası metin diyor ki: Yeni dünya düzeni insan denen varlığı epey yonttu. Somutlaştırdı. Ele geçirdi. Onu istediği gibi dönüştürdü. 

Bence yeni çağın insana sunduğu yol şuydu. Ya bizdensin, norm ve yasaların alanındasın ya anarşizm sahasındasın. Hukuki alan yeni ve dar tip bir milletleşme üzerinden inşa edildi. Gayrısını ise yasadışı ilan etti. Birey de bu ikisi arasında sıkıştırıldı veya telef edildi. Aslında iktisat düzeni bile böylesi bir algıyla kuruldu. İnsanı, mideden, geçim kaygısından yakalayarak ehlileştirdi. 

Nurettin Durman şiirlerine devam ediyor. Durman'nın son şiirleri rahat şiirler. Belli bir sanat kaygısı taşımadığından böyle olsa gerek.

Mehmet Özger, Şiir ve Yanlış Bilinç: Bir edebiyat ve fikir çevresi eleştirisi. Şiirde tefriti ve ifratı konuşmuş. İdeolojik oluşumların tek doğru ve haklı olarak kendilerini görmeleri insanlığa büyük haksızlık. Son yılların edebiyat dergilerine ve ortamlarına baktığımızda aynı şeyi görüyoruz. Dergiler, eleştiren, hakikati gören yazarlar yerine kendi doğrularını konuşan kalemler yetiştiriyor. Biliyorsunuz şiir mahfillerinde adam yetiştirmek diye bir şey var. Oysa insan önce kendisini yetiştirmeli. Kendisini yetiştirmeden adam yetiştirmek, adam yetiştirmek değildir aslında çete kurmaktır. 

İsmail Demirel'in Işığın Etrafında Kelebekler: Mehmed Âkif Ersoy'un Yakın Çevresi - 1 metni  epey emek ürünü. Eşref Edip, Abdürreşid İbrahim,  Hasan Basri Çantay, Manastırlı İsmail Hakkı, Mehmet İhsan Efendi ve Ferit Kam gibi Akif'in yakınları ve dostları var.  Şu alıntıyı yapayım: 'Kam'ın Mısır günlerinde Âkif'le bildiğimiz tek muhaberesi annesinin vefatı üzerine yazdığı taziye mektubudur. Kam, bu süreçte Akif'in mimlenmiş olduğunu bildiği için mi acaba ondan uzak durmuştur; uzak durmadıysa kamuoyunun bundan neden haberi yoktur?'

Değiniler kısmındaysa Aykağan Yüce, Prof. Dr. Vejdi Bilgin'in Adım Müslüman adlı eserine de değinmiş. Adım Müslüman, terkibi Erdem Bayazıt'ı hatırlattı bana. Adım Müslüman: Enerjik bir isim. Şimdi böylesi şeylerden yüz çeviriyoruz. Onlara modası geçmiş şeyler olarak bakıyoruz. Ya da taşravarî buluyoruz. Protest olayımız kalmadı açıkçası. Modernizm bizi sindirdi. 

Protest kavramının da gerçi tarihi ilginç. Protestizm, modern çağın başlangıcıyla gelen bir şey. Protest şiir, protest müzik vs. Modernizm hep portest bir silsileyle karşı karşıya kaldı. Ama şimdi protestizme inanç sarsıldı. Bu kavram, sahicilik kaybı yaşadı. 


Y. Türk


OLAĞAN ŞİİR, KASIM- ARALIK 2021, Sayı 17

 


Hakan Arslanbenzer dosyası var, dergide. Arslanbenzer,  imge ve lirik şiir bahisleri üzerinden okunmuş daha çok.  Ve Arslanbenzer'in imge ve lirik şiir üzerine sarf ettiği çelişkili ifadeleri öne çıkarılmış. Çelişki, çok şair ve düşünür için hayati noktadır. İnsanın çelişkileri varsa sanatının da olmalıdır. Necip Fazıl'da da bu yaratıcı çelişki vardır.  Arslanbenzer'in çelişkileri daha ziyade Ezra Pound'a benzer. Onunla aynı paraleldedir.  Örneğin şairin ilk şiirleri veya ilk kitabı Reis'in Kara Merhem'i oldukça imgesel bir düzlemdedir. Bu etkide iyi bir imge ustası olan İsmet Özel baş roldedir. Ancak daha sonraki şiirlerinde Arslanbenzer, konuşma diline doğru yelken açar. 

Hakan Arslanbenzer hakkındaki ilk dosyayı  Fayrap yapmıştı; ikincisini Kuruluş dergisi (doğru hatırlıyorsam 4. sayısıyla); üçüncüsünü de Olağan Şiir sayı 17 ile.  

Onun şiiri bazen imgeci, bazen imge karşıtı ve konuşmacı, bazen çapaklı- çirkin estetiğin şiiri. Ne demek istediğimi şu dizeyi verirsem daha iyi anlarsınız: 'Ekmek çalarsan Allah seninledir.' 

Şunu da ekleyeyim: Hakkında çoluk çocuk yazarsa Hakan Arslanbenzer kötü şairdir; gelişmiş zekalar yazarsa iyi şairdir.


Y. Türk