10 Haziran 2016 Cuma

KİŞİLİK MİLLETİ: BAŞKANLIK SİSTEMİ


Eskiden İmparatorluklar parçalandığında beyliklere ayrılırdı, imparatorluğu taşıyan sütunlar beylikler şeklinde yine aynı imparatorluk aynı medeniyet toprağı üzerine parça parça dağılırdı.  

Birbirinden belli ilkelere göre ayrılmış topraklar üzerinde yaşayan bu beylikler nihayetinde aynı uygarlığın çocukları olmaktan da öte gidemezdi. Belli bir zaman sonra yeni bir siyasi anlayış etrafında büyük bir medeniyetin şemsiyesi altında tekrardan toparlanmaları da zaten bunu gösterirdi. 

Osmanlı imparatorluğuysa beylikler şeklinde değil cumhuriyetler şeklinde dağıldı. 

Ortak kişilik bir anlamda etnisitelere bölündü. İmparatorluktan cumhuriyete geçildiyse de aslında bir uygarlık çemberi olayıydı. Yeni gelen siyasi yapıya mecburen ayak uydurma deniyor bunun adına. Uygarlıkların doğasında da böyle bir şey vardır zaten. Buna ayak uydurmayanlar ortadan kalkar. 

Önce parlamenter sistem şimdi de başkanlık sistemi gibi hani. Gelişme bu yönde. Buna, İbn-i Haldun’un nazariyesiyle de bakarsak uygarlık çemberi denmektedir. 

Kişilikle millet olma anlayışı da aslında bu tutumun bir parçasıdır.  Başkanlığı gerekli kılmaktadır. Öte yandan başkanlık sistemine geçiş, Osmanlının beylikleri merkeze taşıması kadar zor bir sürece benziyor. 

Bu geçişten Irak ve Suriye’deki toprakların etkilenmemesi olanaksız gözüküyor.



Y.T.

4 Haziran 2016 Cumartesi

3. Yenileşme

Geçenlerde, Yenihayat Gazetesi’nde, Ahmet Turan Alkan,   Necip Fazıl Kısakürek ile Nurettin Topçu arasındaki görüş farkını yansıtarak günümüz siyaseti üzerine bir yorum kaleme almıştı.

Ana mesele İslamcı iktidarın ve halkın Topçu’nun derin ve disipliner felsefi yerine Necip Fazıl İslamcılığını seçmesidir.

Aslında Ahmet Turan Alkan Necip Fazıl İslamcılığının, hem günümüz siyasetine hem İslam anlayışına zarar verdiğini, kişisel ahlakı es geçtiğini anlatmaya çalışmış o yazıda. Özde ise İslamcılığı kınamak amaçlıdır o eleştiri metni.

Doğrusu İslamcı olmadığını söyleyenler bile İslamcı sayılıyorsa, bunun önünü almanın bir yolu yoktur. İslamcılığın doğal bir şekilde ölmesini beklemek ve buna uygun da pozisyon almak sanırım şimdilik en iyi yoldur.

Gerçi Necip Fazıl İslamcı olmadığını da söyler, ama günün hakim olan politik anlayışı içinde bu pek önemli değil. İslamla ilgili her şey biraz da doğal yolla bazen de öyle gerektiği için İslamcılık görüşü içinde erimeye mahkumdur. Ayrık ve bireysel bir felsefeyi öne alan Nurettin Topçu bile İslamcı olmaktan kurtulamamıştır nihayetinde.

Ahmet Turan Alkan aynı metninde keşke İslamcılığın yani Necip Fazıl’ın siyasizminin ve medeniyete bakış açısının yerine Nurettin Topçu’nun derin ve aynı zamanda zevk sahibi birey anlayışına öncelik verilseydi, siyaset ve halkın yaşantısı bu manevi disiplinle daha değişik olabilirdi, diyor.

Ancak bizim de bildiğimiz bir şey var ki, insan ve toplum için ilerlemeler aşamalıdır. Bu, aynı zamanda doğa kanunudur. Yani önceki safhaları aşmadan sonraki basamağa geçemezsiniz.

Asıl mesele ne Nurettin Topçu’nun ne de Necip Fazıl’ın tercih olma sebebidir.

Osmanlının çöküşünden itibaren başlayan yenileşme hareketi için Yahya Kemal bakın ne diyor: ‘Hülasa yenileşmek bahsi hazırlanmış, ruhlara yayılmış bir felsefeden doğmamıştır’

Milletimizin yaşadığı inkılap ve yenileşme duraklarını şu şekilde sıralamak mümkündür. İlk etapta yenileşme felsefi ve siyasi alandan ziyade askeri sahada başlamıştır. Düşmana karşı temkinli olma durumu bunu kendiliğinden ortaya çıkarmıştır.

İkinci yenileşme ise bundan yüz küsur yıl sonra siyasi alana taşınmıştır.  Bu ise İslamcılık görüşü şeklinde hayat bulmuştur.  Vakayi Hayriye’den sonra yenileşmede askeri alan merkez haline gelir. Ve o dönemlerde, dediğimiz gibi, yen açılan birçok kurum ve  kuruluşların dahi askeriyeye bağlı  hale getirilmesinin temelinde bu tutum vardır. Vakayi Hayriye'den İslamcılığa kadar olan zaman dilimi nasıl askeri alandaki hareketlenmelerse; İslamcılık ve sonrası ise tamamen siyasileşmedir. Yani Birinci yenileşme askeri,  İkinci yenileşme ise İslamcılıkla siyasi yenileşmedir. Üçüncü aşama nedir peki? İşte bu devrede yenileşme tamamen ruhlara yayılmış, bu ruhla maddeyi işleyecek olan bir yaşam tarzından bir felsefeden doğacaktır. Biçim ve muhteviyat birlikte gelişecektir.  Ben bununsa Mehmedi bir duyuştan yeşereceğini umut ediyorum.


 Y.Türk



28 Mayıs 2016 Cumartesi

YA



Cezbe uykudakiler içindir
O gelir sen uyanırsın
Melek öpünce olur bu

Bence şöyle:
Ahretten  tel  gelir
Ahize kalkar insan anlar
Bu: dünyaya bir müdahaledir

Bunlar da önemli de
Cebrailin, cemaline bakıp:
Sema senin de hakkın
Besmele kanadında boncuk olasın
Demesi...



 Y.T.

26 Mayıs 2016 Perşembe

DA



Bismillahirrahmanirrahim gibi
Aşka başlangıç dizesin
Bir cennet seni bekler

İnsan sevince
Cennet adamısın artık havalısın
Kuşu kuş olduran ayetler kadar
Aşk da Allah  kararıdır, uyarsın

İşte aşk böyle bir dünya
Ayet sünnet coğrafya etkisidir
 İnsanı sarıp sarmalasına bakıyorum da
On sekiz bin alemin abisidir



Y.T.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

ÖYLE


Günün  değişik mi geçti
Allah’ı görmeye gideceksindir
Karar vermiştir Rabbül alemin
Bohçasısın,   açılacaksındır

Bekaya top gibi düşmez insan
Kullanılmış ömrü  elden verirsin
Derelerde ruhun, ruhunda heyecan
Akarsın belki şırıl şırılsın

Sss Şsss
Biz ahreti radio gibi dinleriz
Ettiklerimizi  yetiştirmek için Tanrı’ya
Şu beton   direği orada Yaşar  görürüz


Y.Türk

19 Mayıs 2016 Perşembe

ŞAİR


Elinde meleğin döner, okunur
Dünya Allah’ın yuvarlak bir mısraıdır
Demişse bir şair
İlmihal,  şiirde his halindedir

Kullanma tarihi bitmez  şairlerin
Şiir memnun gök memnun
Biz duygu şeklinde yaşadık sureleri
Gaza da basmışsa Allah’ın güzelliği

Ölüm ayetleri bile  şiirde bir düş içindir
Bu iyiliğin iyiliği hiç tükenmez
Mesela biz şairler cennete bir kamyonla gideriz
Direksiyona  sakallı bir amca koyarız


Y. Türk

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Talim Devleti, Eylem Devleti


Kuruluş derken aslında kocaman bir işten bahsediyoruz.  Belki de büyük ve derin Türk tarihi, periferisi ve medeniyet akışı ilk kez  bu derece net  ve aynı zamanda yeni bir tarzla derlenip toparlanır. Kişilikle millet olma anlayışı tarihi,  deyince aklımıza ilk gelecek söylemlerden biri şu olacaktır: Mehmedilerin Tarihi. 

Mehmedilerin tarihi aslında,  başka bir ifadeyle Muhammediliğin tarihidir. Fazla uzağa gitmeden kabaca söylersek Karahanlı dönemi bu tarihin kırılma noktalarından birini ifade eder.  Mehmedilik, bu dönemden itibaren dünya genelinde önemli roller oynamaya başlar. Nasıl Acemler aynı zamanda Farisiler oluyorlarsa,  milletimiz de bu tarihten itibaren ikinci bir çatı isim olan Mehmediler şeklinde anılmaya başlar.  İnsanımızın ruhu bu söylem şemsiyesi altında gerçek manasına kavuşur. Milletimiz artık Muhammed’in (s.a.v) izinde, Kur’an ‘ın ayetleri altında yeni bir tarih oluşumuna doğru yol almaya başlar. Selçuklu zamanında kuvvetini artıran Mehmedilik büyük bir ivmeyle Osmanlı Devletin’de geniş anlama kavuşur. Mehmedilik  esasen fütuhat eksenli bir şeydir. Karahanlı ve Selçuklu fütuhata hazırlık aşamasını oluştururken Osmanlı büyük fütuhat dönemlerinin eylem devletidir.  Fütuhat meselesi Mehmediliğin en esaslı ve temel görevlerinden biridir.  Selçuklu öncesi ve döneminde ortaya çıkan büyük ilim adamları ve dervişler, eserleriyle bu kökene bağlı olarak sanat ve hayatta akidevi temelleri var ederken Osmanlı devleti de bu akidevi yapıyı fiile dönüştürür.  Yunusuyla, Mevlanasıyla, İbn-i Arabisiyle; Horasan, Semerkant gibi yerlerden yetişen alimlerin görüş ve zihinleri Osmanlı’da canlı bir hayat şekline girmiştir. Karahanlı ve Selçuklu dönemleri, medeniyetimizin kelam talimi zamanlarıdır.
Bu açıdan tarih olarak ikinci kritik durakta olduğumuzu söylememiz gerekir. Tarihimiz, baştan ve kendine özgü metot ve görüşlerle tekrar değerlendirilmelidir.  Kişilikle millet olma tutumu tarihinin, aynı tarz etrafında derlenip toparlanması gerekiyor.

Y.Türk