4 Mayıs 2016 Çarşamba

DER




Aşk ve Allah birlikte gelir
Bunu gözyaşı anlatır
Ve kirpiklerdir,   incedir
Muhammed’in selamını damlatır

Aşk uyanırsa gizlilik şarttır
Rabbül alemin kamuflajını verir
İlham neşesiyle hemen tilkileşme
Allah senin bu şeklini de bilir


Y.T.

27 Nisan 2016 Çarşamba

KURULUŞ, sayı 15







Hakan Arslanbenzer ve Zafer Acar adına kendi dergileri dışında bir dosya yapılmamıştı. Hakan Arslanbenzer için Kuruluş dergisi, sayfa sayısı sınırlı  ama etkili bir dosya yaptı (sayı 4). Bu dosya sanırım, gelecek kuşakların neo-epik şiiri tanımaları açısından onlara öncülük edecektir. Neo-epik şiire dışardan bakmak isteyenler o dosyada birçok yeni değerlendirmeler bulacaklardır.  Zafer Acar ve Hakan Arslanbenzer. İki farklı tarza sahip iki farklı kişilik. Biri ne kadar estetik mimariye önem veriyorsa öbürü ondan o kadar kaçıyor. Biri imge düşmanı, diğeri imgenin bekçisi. Biri doksan kuşağına ait diğeri 2000 kuşağına. Aslında kuşak konusu bile onları birbirinden ayırmaya, onların farklılıklarını imlemeye yetmez.  Dediğim gibi biri varlığını neye borçluysa diğeri kimliğini onunla kaybediyor. Biri ne derece lirikse diğeri o derece soğuk.

Bu sayı Kuruluş’un bir şair adına en çok ürüne yer verdiği ikinci sayısıdır. Bu iki sayı da İki farklı şairin ilk kez ayrı bir fikri iklimde ilk yorumlarıdır. İki şairin eser bakımından Kuruluş gözüyle ilk tarifleridir. Mehmedi bir küreden yorumlanmalarıdır. Bu zeminde lirizm ve özellikle şathiyeye bürünmüş lirizmine girmedik Acar şiirinin. Ama şu kesin, Hakan Arslanbenzer yaşadığı dönem itibariyle, dili bakımından camiadan aforoz edilirken Zafer Acar, yazdığı şiirlerle ortamda daha çabuk kabul görmüştür. Bu durum da ayriyeten iki şairi de yorumlamayı güçleştirir.  Ancak genelde Türk şiiri ortamı, lirizme daha açık olmuştur. Zafer Acar bu avantajını da iyi kullanmıştır.  Özellikle Diriliş estetiğine alışık okuyucular Zafer Acar şiirini hemen benimsemişlerdir. Ancak aynı kesim onun hakkında kanaat belirtmekten de kaçınmıştır.  Bunda da bir ilginçlik yoktur aslında. Bunu, kıskançlıklar kolayca sağlayabilir. Şunu da söyleyebiliriz, Diriliş çemberinin bugün son sınırına gelinmiştir. Zafer Acar, Diriliş estetiğinin son sınırından ötesine atlamıştır. Hem fikir hem de zevk olarak. Zafer Acar’ın şiirleri okuyuculara tanınarak, gelenekçiliğini konuşturarak geldi yani.




                                                                                                                                       Y.T.

23 Nisan 2016 Cumartesi

İRONİ İÇİNDE DESTAN


Teori, kuramlarla ile ümmilik arasında gelip giden bir sese sahip Zafer Acar’ın şiir sesi. Gerçi bu onun adına bir handikap mı değil. Aksine bir kazanç. Kuram tarafı, şiirin temelini belli bir fikre ve tekniğe dayarken; canlı ve hayati hale gelmesini de onun ümmiliği sağlamıştır. Zafer Acar şiirinin ayakları teoriksel bir zemindedir ancak onun şiirinde kalp ve duygu ziyadesiyle fazlacadır. Şiiri içli adamlar gibidir. Ama bu içlenmeler neye, nereye doğrudur, nasıldır? Öncelikle Zafer Acar şiiri, Allah’a doğrudur, bazen sekerek ama, Medeniyete açıktır, daha önemlisiyse ironiktir. Teori ve ümmilik arasında seyir gözetmesi onu ironinin içine iten en önemli sebeptir. Yani öyle bir şey yapmak istiyorsun ki kurallar buna izin vermiyor, fakat yine de sen yaptıklarını belli bir ölçek ve teknikler çerçevesinde açıklamayı diliyorsun. Zafer Acar şair olarak ikisine talip bir kişiliktir. Hem sihir yapacaksın hem de bunu gerçekçi temelde açıklayacaksın. Bu zor bir iştir. İroniyi davet eder. Kendi açıklamasını ancak öyle yapar. Yani hem bir geleneğe dayanacak hem de yazdığın metafizik şiiri sırf zevk ve ritüele dönüştürmeyeceksin. Özellikle şair bu özelliğini Diri kitabında zirveye çıkarmıştır. Gerçekten de Zafer Acar’ın samimiyet ve dünyayı  benliğiyle soluyarak yazdığı Diri ve Koçaklama şiirleri modern edebiyatta eşine rastlanmayacak bir özgünlük ve canlılık barındırır. Sezai Karakoç’un sesini hatırlatmasına rağmen öyledir. Bir ara Heves dergisinde Efe Murad, Zafer Acar’ın bu şiirleri için onun Sezai Karakoç’u çoğalttığını söylemişti. Buraya bunu eklemek gerekir. Elbete Diri ve Koçaklama Sezai Karakoç’un etkisiyle gelmiş, ilhamlanmış bir şiirdir. Fakat onun olmayacak kadar özgündür. İronik farklılık bunu bize söyletir. Gerçi Zafer Acar’ın, o dönem için özellikle doksan kuşağı şairlerinin artık metafizik şiir yazılamaz tezine karşı ne kadar çaba sarfettiğini ve bunu ironi yardımıyla aşmaya çalıştığını gördük. Zaten insansız metafizik şiirin yazılamayacağını o dönem için Zafer Acar da biliyordu. Fakat olaya bu açıdan değil daha çok poetik açıdan bakıldığını gözardı etmemek lazım. Üstelik insanlı, toplumlu bir metafizik şiir daha önce Sezai Karakoç tarafından yazılmışken. Zafer Acar insan ve toplumla oldukça barışık bir metafizik şiire yöneldi. Hayat şartları da aslında öyle gerektiriyordu. İslam coğrafyasında birçok ülke bölündü, ortadan kalktı. Türkiye beka sorunuyla üst düzey bir çabayla mücadele etti. Ancak bu Türkiye’nin ortadan kalkıp kalkmamasıyla ilgili olmasından çok dünyaya bir varlık kanıtı göstermek istemesinden geliyordu. İnanırız ki neo-epik şiirin atılım yaptığı, hece şiirinin cahil düzeyini seneler önce Necip Fazıl ile terk ettiği şimdilikse neredeyse ilmi ve derinlik anlamında bu zamana dek olmadığı kadar donanımlı konuşan hece ve devlet şiiri dediğimiz medeniyet şiir anlayışı kıpırdamaya başladıkça bizim ne edebiyatımızda ne ülkemizde bir beka sorunu olmayacaktı. Şiirler seksen ve yetmiş kuşağına nazaran dallandı, büyüdü neredeyse destan mesabesine erdi. Cumhuriyetin kısır zekalı ve cesaretsiz dairesi geçildi. Klasik asli temeller modernleştirilerek daha doğrusu zamanın ihtiyaçlarına göre yeniden kanlandı, canlandı. Hem devletin hem de ülkenin temel hattına yerleştirildi. Bütün bunlar şiirle birlikte oldu. Şu an Türk şiiri dünyada olmadığı kadar güçlüdür. Dünyada olmadığı kadar akıllıdır. Dünyada olmadığı kadar duygulu, özcüdür. Avrupa bize pastoral ve sırf akıllı şiirler yazmayı öğretirken Türk şiiri onlara ilhamla insanla iç içe geçirilen şiir nasıl yazılır, onu gösterecek kadar birikimlidir . Yıkıcılığı ve yozlaşmayı şiirde biz onlardan öğrenirken belki yakın bir gelecekte kurucu ve toparlayıcı şiiri onlar şiirimizden talim edeceklerdir. Dante, Şekspir ne kadar kurucu ise şiirdeki zamanda, bizim şirimizde şimdiki zamanda o derece inşacıdır. İronide bile öyledir. İronik şiir yapısına dikkatli bakılmalı Zafer Acar’ın bu yüzden. Osman Serhat ve diğer birçok usta şair, Zafer Acar’ın ironik bir yönelimle şiir yazdığını düşünüyorlar. Haklıdırlar. Özellikle ironik şeysini metafizik alanda gerçekleştirmesi bu hususta onu ayrıcalıklı kılıyor. Çünkü birçok şairimiz ironik şiir yazarken küfre ve sinkafa düştü. Alay etmenin hafif meşrepli dünyasına yakalandı. Belki de metafiziksiz ironi, ironi olmaz da ondan. Kutsal kitaplar ironinin en dengeli şekilde seyrettiği eserlerdir. Mesela Zebur’da Davut’un yakarışları ve çaresiz düştüğü halleri. Allah’a bazen de kendi içine yönelerek bitap şekilde ilahi söylemesi bu mesellerdendir. İroninin küçük meseleler etrafından gerçekleşen şey cinsinden bir şey olmadığını anlıyoruz burada. Zafer Acar, metafiziğe en yatkın varlık olarak toplumun önemli hususlarıyla birlikte Diri gibi iri kitaplarla ironik destan mesafesini yakalamıştır. 


Y. Türk

21 Nisan 2016 Perşembe

DERGİLERİMİZ



Dergiler,  bugün edebiyatın bir bakıma ilginç bir işlevini yerine getiriyor.  Bir çağdan, bir dönemden ayrılıyoruz. Türk düşünce hayatının bir dönemi kapanıyor yeni bir dönemi açılıyor. Açılmasa da tam olarak, alacalı bulacalı yeni bir zaman ve o zamana uygun yeni düşünce bize doğru yaklaşıyor. Dergilerimiz de bundan payını alıyor. Geçenlerde Süleyman Seyfi Öğün, Yenişafak’taki köşesinde zamanımızı II. Şihafi Dönem şeklinde adlandırmıştı. Bunu da metnimize ekleyerek, şöyle diyebiliriz. Oldukça kuramsal, teorilerle dolu bir yüzyılın içinden geçtik. Artık belli ki nefes alma zamanı geldi. Ve kuramlarla doluluk, hayatı bir yere kadar taşıdı idiyse de artık görüş alanını kaybetti. Zamanın belki de kader tarafından bir kez daha katlanması gerekti. İşte zaman katlandı. Şimdi o katın üzerindeyiz. Yeni bir zamanın ve yaşamın başlangıç aşamasındayız. Artık kader oraları yazacak, notlarını oraya kaydedecek. II. Şihafi çağ olarak görülmesi bu görüntünün bundandı. Faton da desek olurdu, buna. Baksanıza Millet kavramını bile kuramlara dayamağa içimiz el vermiyor. Mehmetli Milleti gibi şifahi bir kaynağa doğru gidiyoruz  Ve dergilerimiz de elbet bundan payını alacaktı.  Dergilerin, üç yüzyıllık uykudan sonra uyanan mağara arkadaşlarına benzer şekilde etraflarına yabansı ve ürkek bakmalarındaki sebep de aslında buydu.

Günümüzün dergileri, bugün fikir ve zevk olarak son kırk elli yıllık zaman dilimine kan veren önemli düşünce ve estetik anlayışlarının son kaleleri olarak hayat buluyor. Bundan sonra gelecek dergilerin buralardan beslenseler bile sırtlarını yüzde yüz belirttiğimiz anlayışlara dayayacaklarını bekleyemeyiz. Gerçekten bugün Dergah dergisinin  veya Diriliş dergisinin nefes aldığı alanlar, yaşamına devam edemeyecek kadar kalabalıklaşmıştır. Örneğin Diriliş anlayışını takip eden Ayvakti, Yediiklim gibi birçok dergi safi anlamda edebi ve fikir bakımından Diriliş’in son temsilcisi dergilerdir.  Fayrap’tan sonra bir İsmet Özelci dergiyi edebiyat kaldırmaz. İtibar’dan sonraysa Nurettip Topçuluk yapan bir dergi olur mu bilmiyorum. Sanmam. Edebiyat Ortamı, Edep benzeri dergiler de son Maveracı, Edebiyatçı mecmualardır.

Y. Türk

16 Nisan 2016 Cumartesi

Farklar

Diriliş, toprağın geniş bir coğrafyada kuruluşa hazırlık yapmasıdır. Millet tohumlarının toprağa bırakılmasıdır. Kuruluş ise bu tohumların bizzat yaşamla buluşmaya başlamasından kaynaklanır. Diriliş, fikrin hazırlık aşamasını meydana getirirken, Kuruluş ise bu fikrin direkt olarak yaşamla buluşmasından ileri gelir. Zemin Büyük Doğu zeminidir. Ekim yapılacak tarla budur. Orayı sürmek, ayrık otlarından temizlemek, ekime hazır hale getirmek ve ekmek Diriliş'tir. Meydana gelme de hasat mesabesindedir, toplumlar için,  temel ve kök savaşıdır Diriliş.  Kuruluş’un habercisidir. Ama Kuruluş'un da genelde son aşamada bir millet fikri ile başladığı, millet olma düşüncesiyle gündeme girdiği bir gerçektir. Nerede bir Kuruluş'tan bahsedeceksek önce orada bir millet oluşumundan söz ederiz. 

Adem Kalan

MİLLETTEKİ CEMAL




İkinci mesele millet konusudur. İslamcıları bu konuda anlamam mümkün değil. Tüm Müslümanlar tek millettir diyor, Hayrettin Karaman.  Sonra tek devletle de yönetilmelilerdir şeklinde ekliyor.  Yani dünya küresi bugün Müslüman haline gelse, dünya tek devletten müteşekkil olması gerekir ona göre. Bu kadar geniş hacimli bir beşeri evreni tek devletin kaldıraçları taşıyabilir mi? Bunu düşünmüyor. Elbette taşıyamaz. Dediğimiz gibi şimdilik  bu konuda üretilen metinler çok yabani ve ham.  Denge yok. Bazen en küçük farklılıklara göre ayrıştırıp küçük devletçikler peşinde koşan bir anlayış bir tarafta; buna karşılık tüm Müslümanların tek devlet şeklinde yönetilmesi gerektiği şeklindeki mübalağa ise öbür taraftadır. Oysa milletin, devletin de azami ve asgari olarak yük taşıma sınırları vardır.  Mesela milleti ırk manasında kullanamayacağımız gibi milleti din anlamında da kullanamayız. Hayrettin Karaman ‘Milletin din manasında kullanıldığının en açık örneği Yusuf Suresi’ndeki şu ayetlerdir diyor: ‘Yusuf şöyle cevap Verdi: …Şüphesiz ben, Allah’a inanmayan, aynı zamanda kendileri ahireti de inkar etmekte olan bir kavmin milletinden uzaklaşıp geldim. /Atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un milletine uydum…’ (Yusuf: 37-38)

Oysa bu ayetlerde …Atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un milletine uydum… denmekle ümmet milletine doğru bir gidiş var. Resulullah da Müslüman cenazeleri defnederken ‘Bismillâhi ve alâ milleti resûlillâh...' şeklinde bir ibare kullanırdı. Bizim Mehmetli Milleti olmamız da zaten bu ibarenin ışığında gelen yeni bir millet yorumudur. Dünkülerin yüzünde Yakup’un, İshak’ın cemali varken bugün milletimizde Muhammed’in (s.a.v) cemali vardır. Aslında aynı şeydir. Ama farklılık da vardır. Bu da millet kavramı yoluna salimce yürüsün diyedir.  Üstelik Ümmetçilik üst daire iken; millet ve devletler iç dairelerdir. İslamcıların, bu kafa karışıklığını önlemeleri adına İslamcılık yerine Ümmetçilik lafzını kullanmaları onlara fayda sağlar.

Yeprem Türk

BİR AURA

İslamcı değilim. Ümmetçiyim. İslamcıları ama severim. Çünkü İslamcılar da ümmetten bir parçadırlar. Ümmetçilik eşittir İslamcılık değil yani. Ya da Müslüman eşittir İslamcı.  Bu denkleştirmeyi ya da dayatmayı sağlayan şey nedir günümüzde? Düşünülmeli.  İslami bir hayatın medeniyet ya da buna uygun bir millet şeklinde cereyan etmemesi olsa gerek buna cevap. Hayrettin Karaman 10 Nisan 2016 tarihli yazısında neredeyse Müslüman= İslamcı denklemini sabite haline getirmiş. Ancak bu hatalıdır. Örneğin, ben İslamcı değilim. İslamcılık, bazı İslam insanlarının bir dönemde ortaya çıkardığı bir düşünce hareketidir. Elbette temelinde Kur’an ve Sünnet vardır. Ancak bunun yanında daha başka şeyler de var. Örneğin paramiliter etki dediğimiz ve  daha sonraları tam anlaşılacak garip bir  tesir vardır İslamcılıkta. Zaten İslamcılık ile onun önerdiği hareket tarzı arasındaki paradoks da buradan kaynaklanır. İslamcılık öze dönüş anlamındadır daha çok. Ancak bu öze dönüşün ümmetçilikle değil de İslamcılık ile adlandırılması kendi içinde zıtlık barındırır. Örneğin ümmetçilik Batıcı hareketlere karşı ortaya çıkmış bir şey değildir. Ancak karşısında Batıl vardı. İslamcılık ile ümmetçilik bu noktada ayrılıyor. İslamcılık, Batıl’dan ziyade Batıcı üstünlüğe karşı koyma güdüsüyle baş göstermiştir. Seyyit Kutup ve Hasan el Benna'nın İslamcılık metinleri buna delil olarak gösterilebilir. Aslında İslamcılar daha ne ile karşı karşıya kaldıklarını ya da İslamcılığın ne demek olduğunu tam anlayamadılar. Halkın kendilerinden ne anladığını da idrak edemediler. Mesela bizde halkın İslamcılık literatürüne olan yabancılığını, uzaklığını halkın karşısına Recep Tayyip Erdoğan’ı dikerek giderdiler. İslamcılığın lideri bugün Recep Tayyip Erdoğan’dır. Onunsa ne kadar İslamcı olduğu aslında önemli değildir. Sadece onun halkla kurduğu samimiyetin göstergesidir İslamcıları ayakta tutan güç. İslamcılara şunu sormak istiyorum. Allah gecinden versin. Recep Tayyip Erdoğan yarın kuvvet azaltıp iktidarı terk ettiğinde hala İslamcılığın devam edeceğini düşünüyorlar mı? Bir de İslamcılık denen şeyi İslamcılığın literatürü ve donanımı İslamcılığı taşımaya yetecek mi? Yoksa İslamcılar şunu mu diyecekler. İslamcılık denen şey ziyadesiyle Recep Tayyip Erdoğan aurasından ibaretmiş.

Adem Kalan