Allah'ım
Sevgili Peygamberinin (sav) ümmetine
Türk'üne
Kürd'üne
Arab'ına
Yani Mehmetli Milleti'ne
Birbirlerinin yüzü suyu hürmetine
Zeval verme
Kuruluş
30 Eylül 2014 Salı
28 Eylül 2014 Pazar
İki şeyden bıktık, usandık.
Bir, İslamcılık. İki, Batıcılık.
Bazen, bazı yerlerde okuyorum,
Türk insanın siyasal zekasının tükendiğini söylüyorlar. Geleneksel Türk devlet
tipinin hamle gücünün bittiğini de. Hatta geçenlerde
Yasin Aktay Türk zekasını apaçık bir şekilde ciddi ciddi reddetti. Böyle bir
şey yoktur dedi. Ne oluyoruz? Tarihe mi gömülüyoruz, bilmiyorum. Gelip
gömsünler mi bizi bari, onu da bilmiyorum. Ama Anadolu ayağa kalkmazsa bunun
olabilme ihtimalini yüksek buluyorum. Neden mi? İki şey Türklerin canına
okumuştur. Ruhlarındaki özgün pırıltıyı yok etmiştir. Ve hala da siyasal mantığımızı bulanıklaştırmaya devam ediyor.
Bu
yüzden Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nın ruhunun ne kadar yapıcı olduğunu
görüyorsam bu hususta, İslamcılığını da o denli yıkıcı buluyorum. Anadolu’ya
paramiliter bir ekolü reva görüyor Mehmet Akif. Anadolu’yu çoğu yönüyle geriye
alıyor. İslamcılığın öze
dönüş retoriği neden oluyor bu
manivelaya. Öze
dönüş’ aslında Anadolu ruhunun ta kendisidir. Medeniyet yenilemesini yapması
bundandır, Anadolu’nun. Medeniyet adları bizde tarihe devlet adıyla geçer. Bu
da Anadolu devletçilik ruhunun halka nasıl yaklaştığını göstermesi açısından
önemli. Devlet, bir medeniyeti var etmek için var olur, bizde. Medine’yi tekrar
getirmek için yani. Medenilik var her şeyden önce ruhunda. Bu, öze
nereden, hangi yolu kullanarak döndüğünüzle alakalı. Doğu’nun dokusunu ayakta
izzetle tutan bu sistemdi. Günümüzde IŞİD gibi garip devlet istemlerinin bu yapının yokluğunda
ortaya çıkması öze hangi yoldan döneceğimizi aşikar eder. İslamcılık
Türkleri siyasa özürlüsü yapmıştır. Bir kısım Türklerde Kemalizm, bir kısım dindar Türklerde de İslamcılık neden olmuştur, buna . Geriye ise Anadolu’da üstü küllenmiş üç beş siyasal akıl
pırıltısı kalmıştır. Doğu’nun tarihi yürüyüşteki adımlarını tekrar düzeltecek bu ruhtur. Aksi
halde bizi değil Doğu’yu da tarihe
gömeceklerdir.
Adem Kalan
27 Eylül 2014 Cumartesi
ANADOLU'NUN DÖNÜŞÜ
Ara ara devlet
ara ara cumhuriyet şeklinde hareket ediyor, Türkiye. Katıksız bir 1923 cumhuriyetçiliğini ibişlik olarak vurgulamayı yeğlerim, ben.
Kültür, sanat, düşünce... her açıdan. Devlet gibi hareket etmeleri ise Mehmet (kahraman)
isminde toplamayı. Siyasi kimyamızda gelgitler yaşanıyor. Anadolu temelli doğal
ve geleneksel bir siyasi organizasyon ile cumhuriyet güdümündeki bir siyasi
itişmeden kaynaklanıyor, bu. İslamcılık fikri de bu arada, bu itişmeden
faydalanıp Anadolu’yu Anadolu dışına
atarak Anadolu’da kendine yer açmaya çalışıyor. İslamcılığın, hazır siyasal
zihnin zayıf yanlarını, mesela Kemalist Anadoluculuğu, Anadolu’ya mal etmeye
uğraşırken buutlu tarafını da İslamcılığa tevil etmeye çalışması bundan.
Aslında
Türkiye’deki İslamcılar, Kemalist Anadolucuğun kendi Anadolu’sunu inşa
ettiğinde, Anadolu’ya bu Kemalist pencereden bakabilmiş sayılı yanılgılı insanlardır.
Halkın, Anadolu’da açılan bu sahte
pencereye inanmadığı kadar bile diretmemişlerdir. Yani yanlış Anadolu
fikriyatçılığına kabulle yaklaşmışlardır. Anadolu’yu hep cumhuriyetçi bir cetvelle ölçmüşlerdir.
Karşılarında ise derinliksiz bir Anadolu bulma aldatmacasına düşüp, cumhuriyet süresi içindeki İslam düşünce
literatürünü İslamcı kavramlarla doldurmayı sürdürmüşlerdir. Anadolu’nun cumhuriyetin
oluşturduğu bir derinlikle yorumlanması, Anadolu İslam düşüncesinin bin yıllık
hayati geleneğini görmeye engel oldu. Sanırım onları cumhuriyetin Anadolu’yu
basitleştiren sert ve dışlayıcı politikası yanılttı. Yeni yüzyılda sadece
belagatin vur kaç taktiği yaparak var ettiği
ve toplamını İslamcı bir etiketle balyalayabileceğimiz bir heyecan dalgasının kucağına attı. Fikir
boşluk kabul etmez çünkü. Geleneksel
Anadolu siyasal damar, başka siyasal bir gücün güdümüne sokulmak
istendi. Selçuklu, Osmanlı devlet kanalını tali bir unsur olarak burada
eritmekten başka bir amacı da yoktu aslında bu çizginin. İslamcılık
Anadolu’nun kendine has kuvvetli dini ve siyasal unsurlarına güven kaybı
yaşatmak için yüzyıllık bir denemeydi. Bu hareket, bilinçli bir şekilde
yapıldı. Anadolu devlet geleneğine ve onu var eden unsurlara şeytani bir
çalımdı. Doğu’yu koruyan kaleyi yıkmaya yönelikti. Bu günkü yazısında, 27 Eylül
2014, Ali Bayramoğlu ‘Yüzyıl Ortadoğu’da
bir Kürt yüzyılı olacaktır’ demiş. Paramiliter bir cümle kurmuş. Oysa bu yüzyıl, Türklerin ve Kürtlerin yüzyılı
olacaktır. Bu da Anadolu’nun Selçuklu, Osmanlı çizgisinde geri dönüşüdür.
Adem Kalan
23 Eylül 2014 Salı
İbiş Nesil, İbiş Kuşak, İbiş Lirizmi
Mehmet
Özger’in Aşkar dergisi’nde yayımladığı ‘Lirik
şiir laiktir ya da Neo-epik hacıdır’ adlı yazısını okudum. Mehmet Özger, hem
haklı hem haksız. Lirik şiir bizde hep yanlış anlaşıldı. Sırf feminen bir
dünyanın ürünü gibi görüldü. Ermişlerin, dervişlerin hayatın gerçeklerine
bakmaktan korktukları ima edildi. Toplumda steril bir hayat sürdükleri sanıldı.
Elbette günahlardan elden geldiğince steril, ama bunu hayattan kopuk olarak
tanımlamaya ne gerek vardı. Neo-epik şiir yazanlar da modernitenin oluşturduğu
bu düşük algıdan faydalandı. Lirik şiir yazdıklarını söyleyen ve ellerine ne
geçse cesede çeviren seksen kuşağının figürleri de bu algıya tuz biber ekti.
Seksen kuşağı lirik şiir adına sarımsak vazifesi gördü. Kokuttu lirizmi. Doksan
kuşağı geldi, onların sahip çıktığı ne varsa fırlatıp attı. Bedbaht lirik tutum,
akabinde nobranlığı doğurdu. Ancak Neo-epik şiiri sadece bu yönüyle görmemek
lazım. Hataları ve sevabıyla, küfürlerini de ceza olarak yererek,
değerlendirilmesi gerek, akımın. Türkçe bu dönemde sesini yükseltti. Şiirimize
uğramamış konular şiire girdi. Realizm üstelik bir kimseyi, akımı ilahiyattan
uzak da tutmayı gerektirmez. İmandan daha realist ne var? Üstelik lirik şiir
yazanların şehvette boğulduklarını görmedik mi? Açıkçası yeniçağda duygularımızın,
fikirlerimizin, birikimlerimizin kökenine doğru perdelendik. Lirizmin de epiğin
de uzun yollu kökü, cumhuriyet ve laiklikle doksan yıldır kısaltıldı. Sonunda
lirizmde, çağın ilahi türünde Antropomorfik bir tavra varıldı. Doksan şiirinden
sonra yollar açıkçası kökene doğru tekrar uzamaya başladı. Bir şey burada başat
rol oynadı. Bu, laikliğe başkaldıran
Anadolu’nun bazı yanlış işlerini de içinde barındıran şiir hareketiydi.
Anadolu’nun şiir adına cumhuriyetin tersine gitmesinde dönüm noktasıdır,
Neo-epik. II. Yeni’yle sanat adına ara verilen cumhuriyete yetmiş ve seksen
kuşakları devam etmişlerdi. Neo-epik şiirin gücü burada yadsınamaz. Bunlar
ilerde daha aşikar olacak. Nuriyelik
sandığımız şeylerin altından daha çok Nurilikler çıkacak. Seksenlerin Nuriye
dediği lirizm nitekim Nuri çıkmıyor mu? Türler aslında birer ayna. Lirizm de öyle. Sahibine
göre ses verir. Bazen kirlenir. Bazen kişiliği
kuvvetli bir sahiple paklanır, parlar. Sadece şiir değil hani. Başka şeyler
için de böyle. Mesela devlet. Sahip ve sakinlerine göre yol alır. Mehmet
Özger’in Lirizm’e tanım olarak Ebubekir Eroğlu’nu referans alması, bunun
kanıtı. Eroğlu’nun bir tane lirik denecek şiiri yok. Doksan öncesi kuşak İbişler Kuşağıdır. Değerler ibişleştirildi. Anladınız ne
demek istediğimi. Cumhuriyet ibişleşmiş bir kuşak yetiştirdi. Nesil ibiş olunca,
lirizm de ibiş lirizmi oluyor.
Yeprem Türk
15 Eylül 2014 Pazartesi
Kabileciler, Hava kabarcıkları, İstiklal Marşı
Geçmişte bazı dergiler ne
kadar ırkçı bir tavır takınmışsa, bazıları da bayrak gibi değerleri tamamen saf
dışı ederek o derece, Anadolu’ya göre nihilist bir söylem yaptılar. Dergilerin ‘iğne’ dosyalarını düşünmek burada
ufuk açar. Kültür ve medeniyet karşıtlığından yola çıkan matbulardan kültürü
öne alanların süreci ırkçılıkla tamamlamaları, medeniyet deyip de başka bir şey
demeyenlerin bayraksız, kültürsüz bir zihniyete ermeleri bu bakımdan önemli.
Birincisi kabileciliği ikincisi ise dini bir nihilizmi doğurdu. Kültürün
medeniyeti; medeniyetin de kültürü beslediği; bunlardan birinin eksikliğinin
ikisinin de ölümü anlamına geleceği düşünülmedi. Bugün bu iki tercihten birini
yapmış olanlar aradaki mesafeyi epey açmış durumdalar. Bunların yakın noktalarda buluşmaları bile
zor gözüküyor. Kültürcülerin ve medeniyetçilerin el ve avuçlarında bir şey kalmadı gibi. Yalnız kültürcülük ya da sadece medeniyetçilik
tercihi iflas etmiş vaziyette.
Cumhuriyetin kafa
yapısına sığmıyor, bu iki şeyin meczi.
Genellikle cumhuriyetçiler sadece kültürü seçerek bu toprakların tarihine
meydan okurken; buna karşı tavır alan medeniyetçiler de Müslüman halk katında
havarisi olmayan İsa’ya döndüler. Açıkçası toplumdan koptular.
Müslümanları Allah’a iman etmiş hava
kabarcıklarına benzetenler de dosyalarında ‘iğne’yi işleyip matbu dergiciliğe
hakaret edenler de cezasız kalmamalılar. Bunlar onların yüzlerine vurulmalı ve bu
şekilde onlar, cezalandırılmış sayılmalılar.
İstiklal Marşı, (sırf) cumhuriyetin
marşı olamamıştır. Olmamıştır. Misak-i milli ile birlikte bu iddiasını hem geri
almış hem de almamış bir marştır, İstiklal Marşı. Evlad-ı iyal hem içerde hem
dışarıdadır çünkü. Kültür ve medeniyet biraz da et ve tırnak olayıdır. Mehmet Akif,
her ne kadar ahir ömründe Mısır’dan dönüp gelmişse de tam bir
ruhaniyetle gelmez. Hem kültürü hem medeniyeti İslam odaklı mezcetmiş bayrağın
bekası ne ise İstiklal Marşı’nda olan şey de budur. Asıl mevzua
vurgudur. İstiklal Marşı’nı cumhuriyet marşı saymak yanılgıdır bu nedenle. Büyük
devlet ve bu devlete gebe halk için söylenmiştir, İstiklal Marşı.
Adem Kalan
14 Eylül 2014 Pazar
DEĞİNME
Kriz anlarındaki metafizik ve imge farkı, kriz anlarındaki Kadıköy ve Üsküdar farkıdır.
Bize 1950’lerde taşan ‘bunaltı’ edebiyatı, bizde yerel
iki çeşit seyre yol açar. Yani bunaltı, Anadolu’ya özgü bir sürrealizme yol
olurken diğer yandan arabeskleşmeye de hız verir. Bu da aslında Anadolu’da hem
imgeciliği hem de varoş muhitlerdeki Anadolu’ya has bir arabesk tutumu
kanatlandırır. Oysa Anadolu’nun birikiminde sürrealizm ve imge yoldaşlığı pek
yoktur. Olduğunu zannettiğimiz şeyler de metafizik bir metotla doğmuş olan
şeylerdir. Metafizik özde İslami bir şeydir. Tabi ki öncesi de var. Ama artık
biz son dine İslam, onu yaşayana da Müslüman demekteyiz. Bu son söylenenle
aslında metafizik ve imge daha iyi anlaşılmaktadır. Tahrifler, metafizik aynayı
tozlandırdığı için bazı şeyler net şekilde ifade edilemiyor. Ama insanlar,
oradan da vazgeçmek istemiyor. Kanımca metafizik bu yolla kendini imgeden
ayırıyor. İnsan, problemlerini ya öyle ya böyle çözmek zorunda çünkü. Bunalım, bir
şekilde atlatılmak için ya da içinde boğulmak için doğan bir şeydir. Bunalım
anlarında Sürrealist bir çözüm veya arabesk bir tavır yerine Müslümanca bir
tutumu yeğlemek esastır. Buna metafizik direnç demek daha yerinde olur. Halk
katında ise metafizik, ki metafizik umut verir, arabesk karışımı bir iklimle
belirir. Anadolu insanının tasavvufi bağlardan uzaklaşması hem de ondan
kopamamış olması bunu sağlar. Ve halk bu
şekilde gemisini kurtarır. Sanayileşme, şehirleşme ve buna bağlı ortaya çıkan
geçmişten kopuşlar, çoğu yerde bu tutumları bizde itiyat haline getirdi.
Bunalımın tetiklendiği dönemlerde sosyolojinin özellikle toplumun bu yönüne
doğru kaydığı ve dikkat çektiğini biliyoruz. Terapiler, plasebolar vs. bu
dönemlerin ürünüdür. Krizleri hakikat
kalkanıyla karşılama, toplum olarak bir mesele haline geliyor git gide. Anadolu, tasavvuf temelden uzaklaştırılmak isteniyor çünkü. Bu duruma İmge, duygusal ve içten yalanıyla;
arabesk de sağladığı katarsisle bu da yetmezse alkolle destek veriyor.
Bize 1950’lerde taşan ‘bunaltı’ edebiyatı, bizde yerel
iki çeşit seyre yol açar. Yani bunaltı, Anadolu’ya özgü bir sürrealizme yol
olurken diğer yandan arabeskleşmeye de hız verir. Bu da aslında Anadolu’da hem
imgeciliği hem de varoş muhitlerdeki Anadolu’ya has bir arabesk tutumu
kanatlandırır. Oysa Anadolu’nun birikiminde sürrealizm ve imge yoldaşlığı pek
yoktur. Olduğunu zannettiğimiz şeyler de metafizik bir metotla doğmuş olan
şeylerdir. Metafizik özde İslami bir şeydir. Tabi ki öncesi de var. Ama artık
biz son dine İslam, onu yaşayana da Müslüman demekteyiz. Bu son söylenenle
aslında metafizik ve imge daha iyi anlaşılmaktadır. Tahrifler, metafizik aynayı
tozlandırdığı için bazı şeyler net şekilde ifade edilemiyor. Ama insanlar,
oradan da vazgeçmek istemiyor. Kanımca metafizik bu yolla kendini imgeden
ayırıyor. İnsan, problemlerini ya öyle ya böyle çözmek zorunda çünkü. Bunalım, bir
şekilde atlatılmak için ya da içinde boğulmak için doğan bir şeydir. Bunalım
anlarında Sürrealist bir çözüm veya arabesk bir tavır yerine Müslümanca bir
tutumu yeğlemek esastır. Buna metafizik direnç demek daha yerinde olur. Halk
katında ise metafizik, ki metafizik umut verir, arabesk karışımı bir iklimle
belirir. Anadolu insanının tasavvufi bağlardan uzaklaşması hem de ondan
kopamamış olması bunu sağlar. Ve halk bu
şekilde gemisini kurtarır. Sanayileşme, şehirleşme ve buna bağlı ortaya çıkan
geçmişten kopuşlar, çoğu yerde bu tutumları bizde itiyat haline getirdi.
Bunalımın tetiklendiği dönemlerde sosyolojinin özellikle toplumun bu yönüne
doğru kaydığı ve dikkat çektiğini biliyoruz. Terapiler, plasebolar vs. bu
dönemlerin ürünüdür. Krizleri hakikat
kalkanıyla karşılama, toplum olarak bir mesele haline geliyor git gide. Anadolu, tasavvuf temelden uzaklaştırılmak isteniyor çünkü. Bu duruma İmge, duygusal ve içten yalanıyla;
arabesk de sağladığı katarsisle bu da yetmezse alkolle destek veriyor.
Bu yüzden (modern) Türkiye halkını, tarihimizin en
arabeskleşmiş halkı olarak görürüz. Moğol istilası bile bu tür bir hadiseye yol
açmamıştır. Metafizik bir direniş vardı, orada. Siyasamızı da imgeciliğin sağladığı
bir düşün gemisi olarak söylemek hakkımızdır. İmgeciliğin, metafizik gibi bir işlev
ve doğal bir görev görmediğini de. Hatta imgeciliğin ,kesatlığı ve sathi benzerlikleri yüzünden metafiziğin
adını kötüye çıkarmış olduğunu da. Ama krizlerde, umut ve tevekkülle, orijinal, temiz bir psikoloji ve sosyolojinin
ip uçlarını da görmek rahatlatıyor bizi.
Salih Can
7 Eylül 2014 Pazar
J
Kuru bir ideal devlet deyince bir alev alıyor beni. İdeal
de kime ideal? İdealizm kırbası bir kere, tarihin kanıyla dolu.
İdeal’ kimsenin ideali değil artık. Halklar rahat bırakılmak istiyor. İdea’den
bir ihsan falan beklenmiyor. İdea büyülü bir şey. Gözleri perdeliyor. Realizmi ortadan kaldırıveriyor. İdealizmin büyüsünü çoğu
kimse kullanmıştır. İdeal bir yana; halk bir yana. İdeal putu dikilsin ortaya
yeter gibi algılanıyor. Platon da yapıyor bunu, yeri geliyor bir kumandan da.
Masa başında harita ve tezlerle milletin ruhuna yön verilmeye çalışılıyor. Kara
bir ideoloji ve coğrafya ülküsü uğruna hem maddi hem manevi tahammülsüzlükler
oluşturuluyor. İnsanlar kurşun askerler komundan başka bir şey ifade etmiyor.
Devlet, insanı, şehvetsel bir enerjiyle, kobay olarak kullandığı ucuz işçilere
dönüştürüyor. Çoğu varoluşsal, kültürel, medeni unsurlar bu yapıda kendine yer bulamıyor. Başta zaten inanç damarı, bir kılıçla biçilmiş oluyor.
Mesela Turan ideali. Buna rüya gibi bir rezillikti, demek daha yerinde.
Aslında bu da bir paramiliter etkiydi.
Anlaşılır ki, halk, tüm boyutlarıyla
girebileceği bir mekan, anlayış yoksa dışarıda kalmayı tercih eder. Belki de
gerçek devlet budur. Sivil bir devlet demek buna mümkündür. Çünkü devletin
ömrü, gücü halkın ışığında yükselir. Gasset, halkın anlamadığı metinleri
gereksiz görür. Genelce anlaşılmıyorsa bir devlet de halk katında ne ifade
edebilir. Resmi müsamereler, soyut kurumlar ve törenler dışında. İdeal devlet
tipinin böyle kuru, hayali, ocak söndüren tarafı da var. Bu durumlar da halk,
kendi teamüllerine yaslı, sivil bir iç devlette yaşar. İşte bu bir
devlettir. İç devlettir. Halkın içindedir, bu devlet. Sırası geldikçe,
gerçekten boy verecektir. Medeniyet devletidir diğer adı. Gerçek devlet.
Son yıllarda adı paramiliterizmle Doğu’ya yazılan çoğu devlete acımak
el verir, bu yüzden. İdealar, halkın elinde yükselmemiştir çünkü.
Doğu, son yüzyılı, boş idealler için harcadı gitti. Yok Arap birliği yok Türk
birliği. Şii ve Sünnilik çatışması vs. İslam birliği gibi devletler
üstü bir kuruma, yapıya nihayet
sıra geldi. Halklar, kendi geleceklerine
kendi karar veremedi. Wilson ilkeleri
ile Mehmetli Milleti çağı arası bir dönem demek daha uygun düşer bu döneme.
Adem Kalan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
