Kuruluş Yönetimi
16. 02. 2026 (Pazartesi) tarihinden itibaren dağıtılacak. Kadıköy ve Üsküdar'da İskele büfelerden temin edilebilir.
Kuruluş Dergisi Yayımları / 15
Şiir
16. 02. 2026 (Pazartesi) tarihinden itibaren dağıtılacak. Üsküdar İskele Büfe'den de temin edilebilir.
Henüz yeni yılın ilk haftası. 05. 01. 2026. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, İstanbul genelinde, okulların bahçesinde ve çevresinde kedi bakmayı ve beslemeyi yasaklayan bir yönetmelik yayımlamış. Daha yakın vakitlerde, yanlış bir algıyla topluma servis edilen bir yasa süreciyle sokak hayvanlarını telef eden resmi güruh, gene, anlaşılan o ki bu hayvancıkların tepesine çökme ihtiyacı hissetmiş. Epey süredir, halkın yüzyıllar içinde edindiği, biriktirdiği kadim hikmetten ayrı bir hayat biçemi edinen bürokratik Türkiye; bir türlü anlamadığımız bir refleksle sokak hayvanlarına karşı acımasız bir savaş yürütüyor. Bunu da modernleşme ve ilerleme gibi bir kisvenin altına gizleyerek tabii. Ve bu tutumu oldukça tuhaf karşılıyorum. Bizim bir kediden anladığımızla Batılı ve modern addedilen bir insanın kediden anladığını oldukça farklı buluyorum çünkü. Bin yıllardır evlerimizde, okullarımızda ve camilerimizde onlarla birlikte yaşayan bir halk olarak kedilere beslediğimiz duygulardan ve varlığa doğru geliştirdiğimiz nazar ve değerler silsilesinden oluşan bir birikimimiz var. Ve bu irfan, bizim kedilere ve diğer hayvanlara karşı olumsuz bir tavır sergilememizi engellemektedir. Üstelik bu konuda Batı’nın kedilerden arındırılmış kentlerini örnek alacak değiliz. Biz öncelikle kuş ve kedi medeniyetiyiz. Ve ayrıca biz Türklerin hayvanlarla, doğayla, toprakla kurduğu ilişki türü diğer toplumlardan her zaman farklı olmuştur.
Bir Türkmen duası da şöyledir :
Tanrım ,
İlk önce :
Dağa taşa ver ,
Ormana ,
Hayvanlara ,
Suya ver .
Ondan sonra :
İnsanlara ,
Kapı komşuya ,
Muhtaç olana ver .
Kalırsa ,
En son bana ver .!
Bizi idare edenlerin böylesi bir gelenekten haberdar olmamasını düşünebilir miyiz? Türkiye’de idare sanatının kimlere verildiğini göz önüne alırsak her şey mümkündür, deyip geçebiliriz bu soruyu. Maazallah öyle teknokratlarımız ve idarecilerimiz var ki, irfan ve vicdan hafızası bakımından ömre bedeller! Eninde sonunda sokak hayvanlarıyla Türkiye’yi karşı karşıya getirme becerisini sergileyebiliyorlar.
Oysa kedi denen mahlûkat ne sevimsizdir ne vahşidir ne de pis bir hayvancağızdır. Temizdir. Tahirdir. Peygamberimizin yarasını iyi edecek denli de bir yerde şifacı bir özelliğe sahiptir. Azıcık dikkat edildiğinde, insana ondan bir hastalık ya da zarar verici bir şey gelmez. Yaratılış bakımından gerçekten de yer yer hassas bir ruha ve doğaya sahiptir, kediler. Onların yerleri evimizdir, bu olmasa bahçelerimizdir, sokaklarımızdır. İnanıyorum ki toplumun kahir ekseriyeti böyle düşünüyordur.
Sağcı- İslamcı hükümetin bu konuda, daha önce ittihatçıların yaptığı gibi kaba bir tavır nümayiş etmesini kınıyorum. Hayvan dostlarımıza eziyet veren, onlara gereken yaşamsal saygıyı göstermeyen her türlü ideolojiyi, siyasi görüşü tiksinti verici buluyorum. Ve enteresan ki sokak hayvanları söz konusu olunca seküler, laik vatandaşlarımızın ecdadımızın yüce görgüsünü kuşandıklarını lakin muhafazakâr ve İslamcıların modernliği ve Batı’yı referans alarak kedilere ve köpeklere zulmettiklerini görüyorum. Ve Türk solunu da sokak hayvanlarına gösterdiği merhametli çabasından dolayı kutluyorum. Bu nevi şeylerde solun vicdanını ve kavrayışını daha temiz buluyorum. İkisi arasında ne de olsa eşref'i-mahlûkât (mahlûkâtın en şereflisi) düşüncesinde farklılıklar var. Hani diyorlar ya insana değer vermeyenler hayvana kıymet veriyorlar. Oysa böylesi saplantılarla doğan muhakeme, zihni battal eder. Ve eşref'i-mahlûkât mefhumundan varlıklar arası bir faşizm ortaya çıkarır. Sanırım son zamanlarda yaşanan bu çeşit olay ve durumlardan dolayı Türkiye’de eşref'i-mahlûkât fikrinin kan ve taraftar kaybettiğini savlayabiliriz.
İktidarın ve
mensuplarının Türk yaşamına yabancı bu tafra ve tavırları gelir geçer, bir
yerde son bulur ancak kedilerle dostluğumuz bâki kalır. Peygamberin kut
verdiği, sırtın yere gelmesin dediği bu güzel ve tatlı hayvancıkların arkasını,
milletimizdeki derin kavrayış ve merhamet olduktan sonra kimse yere seremez.
Yeprem Türk
‘Ümidini kes zaferden, gayriden imdâd lazımsa.’
Namık Kemal
1.
Ben Alparslan.
Peygamber-i Ekber
… Ömer, Ali, Osman
Dünyaya bu adları sevmeye
gelen.
Tekrar ediyorum
Ben Alparslan
Liderini görmek isterse
ruhu çağın
Ben Yasin Suresi’nde
Uzaklardan gelen
adam
Bencileyin ferahlığıyla
Duru kudretin içindeki han
Yürürken giden öze
Mecaz olana başka olan ben
Felsefedeki ışığı Nebî’nin nuruyla
Bütünlemeye
gelen
Felsefenin giydiği yeni kaftan
Gıcır bahçe fikriyle
Ben cangıldan yeni gelen hakan
Ben işte burada
Başka milletleri de kurtaracak denli
Temiz kavmimle
Kılıca gökyüzünü tattıran Kağan
2.
Dedikleri gibi önce selam, sonra ilham; ki endamını alabilsin kelâm; kadim bir tinle evvelemirden beri durmadan geçip giden bir günden ötekine, mesela Nuh’tan İbrahim’e, Musa’dan Muhammed’e…. kalbimin öğrettiği kelimelerle.
Öncelikle söyleyeyim, ferah ve serin olmuştur daim zafer yeri, aynen sabanların sürdüğü toprak gibi. İnsan elbet başka tanımlamaya meyillidir her zaman kazandığı mevkii, serin sulara eğimli, yüreğe değimli. Zaferden ya da tufandan sonra insan dönmüş gibi olur evine günün ayganlığıyla, hatırlatarak dünyada Nuh’un indiği yeri.
Bakın, zafer alayında alanlara yerini, zihinlerindeki tin nasıl da çimen gibi, yemyeşil; Tanrı ile kul arasındaki mayanın başka türlü gösteren rengiyle ve huzurdaki Hızır haliyle. Daha önce görmedim ben gökyüzünün bu denli aşağılara indiğini; demiş ya üstat ‘ağuşunu açmış duruyor peygamber’; demek bazen fizik ruha denk gelebilir; cenk yerinde savaşan her yiğit içinde abdalların sonsuzluğunu taşır. Hak edilmiş her utkuda bir savaşçı böylesi bir ilkliğin ve genişliğin tadını alır. Eğer böyle hissedebiliyorsak işte bu gerçek bir harp sanatının sonucudur. Ve sık sık söylediğim gibi dünyada bazı vakitleri sever hayat ve bunlar hep zaferden sonradır.
Savaşın şiddetine gelince, vardır her zaferde biraz barbar serinliği, tabiat olayı gibi bir tat, bir zerk. Çünkü kurumuş olana canlılık söz dinletemez. Hayat kuru dalı söküp atmak ister bedenden, er ya da geç kırılır meleğin terk ettiği dal. Gazâ bir yere en çok başlangıcı ve kaynağı getirir, bir vahiy konsepti gibi sarsa sarsa; kavruk yaprakları döke döke. Aksi halde selamı gelmez yeni yaşamın ve yeni veznin. Her uygarlığın ilk eşiğinde doğal ve vahşi bir tadın, bir aşının olduğu doğrudur. Denebilir de buna kökten yukarı, hayata doğru yükselen kaynağın serinliği; başlangıçtaki cevherin ve sentezin salkınlığı. Başlakta olan dirimdedir ve yürümdedir çünkü. Ben isterdim ki hep orijinde, kökte kalaydım. Başlangıca dönmek yorgunluğu alır, gönle hoşluk verir, kelâmı dinlendirir, tatlı söze tatlı kulaklar yaratır. Atalarınız gibi başa yakın olun çünkü başlangıçta içtenlik vardır, başlangıç cana bereket getirir ve ilklik yaratıcıdır, bunu en iyi siz doğaya, fıtrata bağlı olanlar bilirsiniz. Hafızaya dönüş fikri, kaynağı bir kez daha yurt edinmektir; süreğini ve kudretini isteyen başlangıcını yanında taşımalıdır. Büyük insanlar, soylu uygarlıklar hep kaynağa yakın mevki edinenler olmuşlar. Doğrudur ki her deneyim başlangıcı özler; homo ludens, homo linger, bunlar değersiz şeyler; başlangıca dönemeyen oynar.
Biliyorum ki bunun da sonrası yine bir kanıksamadır, alışma ve umursamamadır. Uygarlık da bir yerden sonra güzel bahçelerde başlayan İrem zehridir; kültüre dönüşmüş ağulu ortaklıktır. Böyle zamanlarda kesilir ruhtaki izleme; doğar üzerinize çürümenin güneşi; böyle başlar kulakların duymadığı sala; yasaya gitmeyen elin miskinliği. Bir şey yaşama ağırlık ve kuraklık getiriyorsa bilin ki onun boşluğu yakındır, böylece dile gelmiş de olur fethin israfı.
Bu nedenle açıklık, seçiklik ve şevk önemlidir. Cesaret ve eylem için kendiniz olmayı, açık sözlülüğü desteklemeyi, felsefeyle ilgilenmeyi, retorikten tat alma eğiliminde olmamanızı öğütlerim ve özgünlüğü size salık veririm. Bu çabada taklide kapalı olma gayreti gizlidir. Özenti hikâyeyi küçültmüştür daima. İsterim ki logos’u kendi dilinizde ve uzamınızda konuşturmaya çalışınız; bu sayede dillendirdiğiniz hakikatte bir bencileyin erinci bulasınız.
Ve başka uyruklardan dönmeyen hakikâtlere sahip olun, acunsallığa ve sonsuzluğa özen gösterin. Evrensellik, hakikâtinizi başka bir uygarlığa götürürken geldiği yere de sağduyu, sadelik ve anlayış getirsin. Akıl etmede kolaylığı seçmeyiniz, gerçek akıl taklide kapalı bir yol çabasıdır. Kendi hikâyenizi öykünmede değil kendi hammaddenizde görün. Taklidin bir toplumu hatta yakın arkadaşlarımı nasıl fakirleştirdiğini biliyorum, hem felsefe hem akıl hem de cüzdan anlamında. Dilerim aklınız çakıllı yollardan ayakları kanata kanata yürür; zira ruhun eti de dimağı da yıpratarak geldiği kelâm ve kemâl hep başkadır. Çocukluk safiyetine zekâ ve akıl emanet eden bönlerden olmayın; yetişkinlerdeki hak edilmiş, kazanılmış duruluk ve samimiyete önem verin. Safiyet emek ister, çalışmayı ve gayret etmeyi gerektirir. Yapmadan yapabilen ancak doğadır.
Biz ihtiyarlara ve yaşlanmaya yüz tutanlara da hatırlatmak istediğim şeyler şunlar: Bizler bu zamana dek yerde yaşamış ama yakında, dünyadan da çıkacak ve uğurlanacak olan insanlarız. Kocadıkça, farıdıkça yolu dışarıya alıyoruz. Çünkü biz de biliyoruz ki dünya, bizden geçicilik talep eder. Zira bundan sonrası doğanın içine alamadığı bir âlem. Biz yaşamı bedenden önce bedenden sonra olarak ikiye ayırmış bir toplumuz. Ve fânilik dünyanın şifasıdır. Bu türden konularla birlikte insan bir sırdır, bin yıllardır böyledir ve bu sırrı toprak çeker, yaş aldıkça bekanın selamı gelir; bu selam hoşlukla alınmalıdır. Tam da ölmeye doğru atalarımız gibi bizim de yükseklikte gök, enginde gönül olur yolumuz. Biz ölmeye doğru yüzümüzü yukarıya benzetiriz. Şimdi sorarım size dostlar: öte dünyası olmayanın nesi olur. Nihayetinde ve tek tek her birimiz ve hepimiz hayatının finalinde, Tanrı dışında bir baharı olmayanlarız.
Biraz da atalarımızdan bahsetmek yerinde olur sanırım. İsterim ki konuşmamın bu bölümü yavgamızın şanına layık düşsün. Çünkü babanın hikâyesi sağlar aranızdaki ortak devri daimi; yıkım, önce geriyi avlar ve geriden öne doğru gelerek sonra ileriyi. Ölülerimize bakın şanla yatarken dut diplerinde, dere kenarlarında, uzanarak serin yerlerinde, nasıl da mezar taşlarına işlenmiş bir iki satır yazıyla ufuk vermek isterlermiş gibi yanlarından gelip geçenlere. Ölülerimizin dünyaya kattığı bilgelik budur. Onlara hürmet ederek yaşayın; ölülerimiz kabirlerinde dışarıya bakarak uyurlar, demişti bir büyüğümüz.
Devletimize gelince, yasayla ve sevapla kurulan bir sosyal aygıt olmuştur devlet, tarihimiz boyunca. Ecir kabı tabirini kullanmıştım, ben başka bir söylevimde de devlet için. Devlet denen şeyin ide’si budur; hamiyet var demem ben, defne dallarının, nergislerin, kedilerin ve köpeklerin de mutlu olamadığı bir yerde. Orası olsa olsa kalbi mühürlenmişlerin arazisidir. Bu nedenle devletinizi ve evinizi geniş ve ferah kurun. Ve bir tinsel alan da vâd etsin içinde yaşayanlara; sonra evinize, yurdunuza gelenlere. Ve iyi dostlarınızın olması için güzel evlerinizin ve yurtlarınızın olması şarttır, hoş bir hayatın teşekkül etmesi için de nezih dostlarınızın.
Siz, Nahnü Müslimîn, sizler güzel Müslümanlarsınız, her yaşınıza ve çevrenize bir güzellik düşürerek yaşadınız ve bu günlere geldiniz. Tabiatta, kasabalarınızda ve illerinizde dengeli ve ölçülü hayat sürmeyi seversiniz. Nisa suresine, Tin suresine… yakın yaşayan insanlarsınız. Ve bu sayede garib gurebayı kurtarmaya layık olacak denli saf kalmaya özen gösterebildiniz. Başka uyruktan dönmeyen evrensel hakikatlerinizle size ayrılmış yerlerde kimseleri kırmadan yaşadınız; içtenlik ve görgüyle bunu başardınız; kimseyi korkutmadınız. Tek cümle ile söyleyelim, sizler gerçekte yolu bulmuş bir kavimsiniz; ve sizler bu titizlik ve niteliklerinizle ne hoş insanlarsınız. Ve şahsen bizler halk olarak emeğin ve inceliğin hasat sefasından başka bir neşe tanımayız. Kurduğumuz ve üzerine titrediğimiz bu uygarlığımızın yurdunda ve barınaklarında kavmimin felsefesini, bilimini ve ekmeğini de böyle isterim.
Ve hayatın hiç de kolay bir şey olmadığını, içinde çoğunlukla zorluk barındırdığını hepimiz biliriz. Kaderimiz bizlere hep günlük güneşlik değildir, bunu da genellikle tecrübe etmiş bir milletiz. Âdem, İbrahim, Yakup, Musa, Davud… ve Muhammed, acı ve zorluklar neden ister büyükleri bunu bir şekilde idrak ederiz; zorluk bizim ilhamımız, karakter kuşumuzdur. Âdem’in bedeninin yolunda olmak böyle bir şeydir. Yine de bilelim ki kıblemiz hafifletiyor yol üzerindeki ağırlıklarımızı. Bu nedenle acıya sabır bizim ruhumuzdur; yıkıldığımız yere İbrahim’in serinlediği yer deriz genellikle; en azından çaresizlikten de olsa böylece bir tılsım doğurmuş oluruz. Böyle anlarda hissettiğimiz çoğunlukla değildir acı; ve öyle ki dalın meyveleri vardır, bedenin de acıları. Bunu benden sık sık da işittiniz belki: bizim acılarımız yıldızlar gibidir, hangisini takip ederseniz, hakikate ulaşırsınız.
Birbirinizi aldatmayınız, şüphede bırakmayınız; bunu yaparak umudun yitmesine ve birbirinize karşı beslediğiniz kuşku nedeniyle vatanınızın ve birikimlerinizin dağılıp gitmesine izin vermeyiniz. Şaibe elması bir kez yendi mi vebal ve yıkım getirir bulunduğunuz yere. Ve bir ürküntü, bir işkil vardır her zaman bir elmanın gerisinde. Çünkü bir kez bile aldatılmışsan cennetini artık sürdüremezsin. Güvenli ve doğru olmayanın doğası da zayıftır halbuki.
Ve topraklarınızın çevresini sürgit gözetin; burçlarınızı okun soyuna bağlı silahlarınızla donatın. Onlar size gözdür, kulaktır. Adaletin, hukuk ve nizamın yerine gelmesine olanak sağlar. Derim ki Hızır, kadim bir güvenlik fikridir bizim toplum geleneğimizde. Zira toprağı tutmak ordu, silah, temkin ve maneviyat ister.
Başarıyı övmede ar eder insandaki fıtrat, ben hep böyle hissettim. Sağ idik, hak ettik ve bugün bu kadar söyledik yengimiz hakkında, arkası yarın gelir nasılsa. Her zaferde vasiyet, ilham ve vâd gizlidir daima. Gene hatırlatayım zaferinizle kabarmayın; bu tür bir tavır size edep kaybettirebilir; töreyi, sadakati ve alçak gönüllüğü askıya aldığında insanın nasıl bir şeye dönüştüğünü tahmin edebilirsiniz. Güneşin doğuşu ve batışı der ki bize: böbürlenmeyin, en geç yüz yıl sonra da olsa mezardadır muzafferlerin de kemikleri. Her şey geçicidir, şimdi burada bulunan herkes yarın kurganlarında bu zaferin, fethin evlatları olarak yatacak. Geçmeye güç yetmez.
Doğrusu ya, bugün kazandınız, talihi kendinize çevirdiniz. Şimdi bu arazide bir Türk yayı kadar güzel olmanızı buna borçlusunuz. Gayri başkadır bu gördüğünüz yurt, başka bir topraktır ve başka bir zemindir; elbette altında toplaştığımız şu gökyüzü de. Bu zeytin ağaçlarının, nar bahçelerinin ve buğday başaklarının yurdu farklı ve özgedir bugünden sonra. Silinmiştir bu engin arazilerin dimağındaki eski tin. Burası artık orası değil, burasıdır. Burası bundan maada rabıtasına ve bahtına kavuşmuş yeni bir bulaktır. Değil gayrı uygarlığını kasvetle kurmuşların barınağı. Gelmişizdir ümmet için yalın ayak ve yeni bir ışıkla, taze bir berraklıkla. Durduğumuz yer bakir bir alan, duyduğumuzsa nev bir saladır; ve acar yazı ve yeni yazgıyla burası artık başka bir bahçedir. Kazandık burayı biz, ak mintanlı kavimler için, yeni gelecek ceninler âleminin vâdleri için, yeni itikadın akça çatıları için. Bugün bir bahçe fikrinin arifesindeyiz sanırım; en azından ben böyle düşünüyorum. Belirttiğim gibi bunlar hep zaferden sonra.
Zafer için benden daha farklı şeyler de duymak isterseniz derim ki başka türlü olurdu sanmam. Bilin ki kader en derin doğadır. Bugün üzerime giydiğim urbalar bile bunu bana söyler. Sonuçta kalbin dileği ve telkini bedende yerine gelmiştir. Bu gibi şeylerin ne anlama geldiğini sizler benden daha iyi bilirsiniz. İşte şimdi bugün ışığıyla ovalarımızda süzülen bu bahtlı ikindi, seherde başlayan böylesi bir ilhamın finalidir. Yazgı istemişse engelleri yara yara, söke söke gelir insan kendi yerine. Bir kez daha zafere dönersek, ben sizi gördüğümde, o zaman için yarına nerede olacağımı seziyordum, kavrıyordum dostlarım. İlhamım sizden bana gelen nazardı, kılıcımın üstünde ay ışığı gibi akan ve bugün gerçek olan hayali görebilmiştim o gece; ta o günden, bugünü doldurmaya başlamıştı elimin içine. O gün gökyüzünde süzebilmiştim bu iktidarı; yanılmadığım için şükran borçluyum Tanrı’ya. O gün umduğumu bugün avucumda görüyorum, şükür. Öte yandan ben bu zafere, Nebî’nin Cebrail’e hazırlanması gibi tertiplendiğimi sanıyorum. Yine de bilin ki her ne şekilde olursa olsun zaferini dillendirirken utanıyor insandaki doğa. Zihnimdeki tat galip gelmiş olmaktan değil, yukardan inen onurdan ve bir çeşit esinden olma. Hiç düşündünüz mü ilk büyük harbimiz ve ilk Türk musikimiz neden mavi.
Ganimete ilişkin diyeceklerimse yine her zamanki gibi akla, cömertliğe ve yürekliliğe uygun şeylerdir. Ganimet, gerçek sahiplerinindir, elimizin ve avucumuzun değil. Bu konuda yapılan hırs ruha inme gibi gelir. Zaferden önce olduğu gibi zaferden sonra da güneşle aynı yola girmeye devam edeceğiz. Elde edilenleri gerçek sahiplerine iade edin. Ganimeti paylaşmak, içerdeki yılanı dışarıya salmak gibidir. Barguşsuz kurulur dinin barınağı, diyorum ki ben buna kazandığına güneş şeklini verme kazandıktan sonra da. Yaşamın tadı etiğin tadıdır çünkü. İstediğim, bu tadı kalbinizle buluşturmanız. Adalet duygusu yasanın içerde bıraktığı güneşi andırır; bazen de içeri düşen loş bir ışığa benzer. Lakin yine de bilmenizi isterim ki doğudan batıya kuzeyden güneye tüm topraklarınızda adaletle yerine gelse de yasa, her zaman içerde bir boşluk bırakır; eğer üstünüzde yıldızlı gök, içinizde ahlâk yasası yoksa.
Bugün bu sözler, burada, Anadolu’da söylenen kelamlardan, deyilerden oldu. Lakin kelamın da vardır bir memleketi, en azından böyle derler bizden öncekiler; felsefenin de öyle olması gibi. Fakat yine de biz Türkler, kelam ve felsefeyi kadim bir miras olarak gören bir halkız. Bu ortak değeri bugüne taşıyanlara da hangi kavimden olurlarsa olsunlar, teşekkür ediyoruz. Çünkü tefekkür edenin teşekkür etmemesi beklenmez bir şeydir, bize göre. Ve yine ayrıca diyebilirim ki biz Türkler felsefeyi yüceltmiş, yükseltmiş bir milletizdir yukarı bölgenin ışığıyla.
Bana gelince, ben buraya
kırılmış kalplerin ve on binlerin muhalefetiyle geldim. Tanrı’dan ve
varlığınızdan başka cevher tanımam; kalpleriniz ve saflarınız dışında bana
alımlı bir yer yoktur. Bundan sonrası artık bu minval üzere kardeşliktir
aramızda ve dahi otlarla, böceklerle ve meleklerle. Hacı anne ve dedelerimizin
eskiden beri şehirlere, kasabalara ve kırlara bırakageldiği metafizikle, tinle.
Hakikatlerimiz, neşelerimiz ve acılarımız hakkında anlatacaklarımı aşağı yukarı
söyledim sanırım. Bakın güneş eğildi gün
batmak üzere, artık çadırlarınızı kurun ve yerleşin.
Not: Bahçe fikri, bazı
yerlerde medeniyet düşüncesi anlamında kullanılmıştır.
Yeprem Türk
Bu seneki yıllıkta, açıkçası şairlerimizi biraz övdüm. Yıllıkta, olumsuz eleştiriyi hafiften geriye doğru çektim. Belki de bazı şairlerimizdeki eziklik emareleri bana bunu mecbur etti. Eziklik Türk şiirinde genelde şu nedenlerden dolayı gerçekleşir. 1. Kendini ve çevreyi beğenmeme. 2. Taşrada olma hissi. 3. Avrupa merkezciliğin ve Avrupa dışında kalmanın getirdiği içsel baskı. Bunları bir nebze Türk şiiri üzerinden gidermek istedim. Ve böyle bir şey ortaya çıktı.
Yıllık, Üsküdar ve Kadıköy iskele büfelerinden rahatlıkla temin edilebilir.
Yeprem Türk
Verili devletler ve kurulmuş devletler olarak ikiye ayrılır modern cumhuriyetler. Halkın topyekûn bir şekilde kanıyla, canıyla bir milli mücadele vererek ve topraklarını vatan eyleyerek kurdukları siyasi organizasyonlara kurulmuş devletler denir. Kurulmuş devletler, her alanda istiklâl mücadelesi vermiş yapılardır. Ve bu devlet tipine yabancıların deyimiyle ‘Orta Doğu’da, bizim deyişimizle ‘Büyük Doğu’da, Kuzey Avrupa’da olduğu gibi, fazla bir örnek gösteremezsiniz. Yakın çevrelerde, Türkiye’nin yanına birkaç devlet daha koymaya kalksanız zorlanırsınız. Çünkü epeyi, bir yağma düzeni içinde Batılı güçler tarafından ortaya çıkarılmış zorlama hükümetlerdir, o kadar. Yani aslında bu devletlerin büyük kısmı kurulu devletlerden değildir, verili devletlerden sayılır. Ve bu açıdan onların bahtları, şansları, saadetleri ve kutları da yoktur. Gelecekte de bu düşük profilli konumları, sürmeye devam edecektir. Verili devletler, modern dünyada bir kurtuluş ve kuruluş emeği göstermeden işgalci ve sömürgeci güçlerin büyük bir imparatorluğu parçalayarak, Batılıların, her türlü çıkarlarına uygun taksim ettikleri ve kendilerine boyun eğmiş yerel siyasi gruplara ya da hanedan artıklarına sundukları topraklardır. Bugün Orta Doğu'da bulunan birçok devlet, bu ikinci devlet formuna uygun biçimde haritalandırılmış diyarlardır. Lübnan, Ürdün, S. Arabistan… gibi çoğu devlet kazanılmış, hak edilerek kurulmuş yurtlaklar değildir, birilerince sağlanmış mülklerdir. Yarın da birileri tarafından ellerinden geri alınma potansiyelini her daim içinde barındırabilmektedir. Bu nevi devletlerin değişmez yazgısıdır, bu. Hem verilmek hem alınmak onların kaderi haline gelmiştir.
Bu tür müdahalelere ve etkilere maruz kalan, aslında aşiret beylikleri sayılması gereken devletçikler, aynı zamanda bir millet bulamamışlar ve geçmişe doğru da derin bir iz sürememiş suni kurumlardır. Çünkü devlet kurabilmenin de yeryüzünde bir devlet olarak kaim kalabilmenin sırrı da millet mesabesine çıkabilmekte yatar. Öte yandan millet aşamasına geçebilmek daha zordur, toplumlar için. Etrafıma bakıyorum, millet ve devlet kasıntısı yapan toplulukların çoğu, haritalarını günden güne fare gibi kemirenlere karşı koyamadığı gibi ufak bir rüzgârda savrulup gidiyor, tek başına bir millet ve devlet katına ulaşamadığı için.
Bugün Orta Doğu'da, Osmanlıdan
koparılıp da birilerine belli bir süreliğine kiralık verilen toprak parçaları,
bunları size biz verdik şimdi geri alıyoruz denilerek, büyük İsrail için
toplanmaya çalışılıyor.
Y. Türk
Neredeyse 9 milyar insan. Seneye 11 milyar. Sonraki yıla belki 15- 16 milyar. Daha sonraki yıllarda 20- 30 milyar. İnsan sayısı ne kadar da şiddetli artıyor, dünyada. Yeryüzü daralıyor. Mekân sıkışıyor. Nüfus sıkışıklığı acayip bir ivmenin ve sertliğin içine girmiş durumda. Ve bu yoğunluk, fevkinde bir uğultu, gürültü ve can sıkıntısı yayıyor. Hem hakikat hem ahlak açısından hem de etik boyutta berraklığı, saflığı sel gibi önüne almış sürükleyip gidiyor. İnsan psikolojisini bozuyor. Gerçekliğin yerini daraltıyor. Hakikatin, doğruluğun ve iyiliğin uygulanabilirlik şansı oldukça azaldı. Bu denli kalabalık ve kesafet, cihana reva mıdır?
Polis devletlerinde nüfusun az olması gerektiğini söyleyen Platon, haklı. Hayatın güzelliği nerededir, bunu bilen biridir, Platon. Yaşamın tadı, etiğin tadıdır çünkü. Mertebededir. Diğer yandan ahlâk ve esas, yoğunluğun azaldığı mecrada dile gelmeye daha müsaitken yoğunluğun arttığı yerlerde gücünü kaybeder. Büyük kalabalıklarda morali ve niteliği korumak her zaman zor olmuştur, kısmen de imkânsız hale gelmiştir.
İnsan popülasyonunu azaltmak için çeşitli askeri ve biyolojik harplerin yapıldığını biliyoruz ve bazen de bunların planladığını duyuyoruz. Bunu yaparak büyük bir insanlık suçu işleyenlere ve ağır bir vebal altına girenlere tavsiyem: doğumları sınırlamak, mesela aileleri belirli sayıda çocukla kayıt altına almak dünya genelinde. Ve bu, insani bir şeydir.
Dünyaya ortalama olarak günde 250 bin ya da 300 bin adet Tanrı parçacığı iniyormuş. Yani Âdemoğlu doğuyormuş. Ruhunu dünyaya zehirlemeye getiriyormuş aslında. Dünya denen bakır kap çalık çünkü. İnsan yavrusu bu çalık kap içinde büyüyor, nefes alıyor. Büyüse ne olur ki? Beşer, ortamının mahsulüdür. İçine girdiği kabın rengini gösterir. İnsan kalabilmenin, adil ve doğru olabilmenin, aile olmanın, ekmeğinin peşinde koşmanın giderek imkânsızlaştığı bir alemdeyiz sonuçta.
Ve öte yandan, sabahtan akşama öyle çalışıyoruz ki hayatta kalmak için, ama ne yoğunlukla ne pislikle. Gelin görün ki günün sonunda hasadımızın neşesini bile süremiyoruz. Ne yapsak ne etsel kirlilikten koruyamadığımız bir emeğimiz var. O denli çaba ve yorgunluk da boşuna. Düşünün, artık beslenmek bile yıkım yaratıyor toprakta. İnsan, bedenine gıda alırken utanır mı yahu! Ne denli ceht edersen et yediğin, haksız kazançtır. Ben yiyip içerken, denizdeki balinalar siyanüre boğulmak zorunda, bilmem kaç hektarlık arazi çöplük haline gelmek durumunda, kuşlar ve kediler rızkından vazgeçmek mecburiyetinde. Doğrusu Batı tipi ekonomiyle buralara geleceğimizi daha önce kestirmeliydik de. Bir yazımda demiştim: Batı uygarlığını biz frenleyemeyeceğiz, lakin doğa durduracak. Meğer haklıymışım. Ama bir gün gelecekte yanılmış olmayı umarım.
Ezcümle kapitalist hücum ve iştahla kemirdiğimiz dünyanın kabuğuna gelindi. Bundan sonrası, kadirbilirlik adına, varlık adına, ömür onuru namına, yürüm/yaşam adına, terbiyeden yana ‘Non Plus Ultra’dır. Daha ilerde bir yer, bir şey yok yani. Başkentlere, ülkelerin kalplerine dek inmiş, militarist, çeteci ve yağmacı geçim zevkinden başka. Dünya ekonomisinin ruhunda bu militarist ruh var. Batının Yahudi çeteleri, dünya sermayesinin ele avuca almış konumda zaten. Ev geçindirmek isteyenler; çetelere, baronlara, loncalara kayıt düşürmek ve tetikçi olmak zorundalar. ‘Dünya herkese yeter’ masalını bırakalım. Yetmiyor. Çünkü zenginlikte bahis yükseldi. Modern insanın gözünü hiçbir şeyin doyuracağı yok, topraktan başka. Bu dünya bu ademoğluna yetmez. Herkese yetse diğer varlıklara yetmez; toprağa, denizdeki balığa yetişmez. Sofra kurmanın dünyayı yok etmekle eş değer duruma gelmiş olması, er kişinin lokmalarını boğazına düğümlüyor.
Enginliğini, temizliğini ve şeffaflığını zayi eden gezegenimiz; kesif, yaralı ve de çok yaşlı. Gelecek zaten sırf bu nedenledir, oldukça puslu. Hallerimizse tekinsizdir, çok kez de karanlıktır. Nüfus artışı dünyamızı maddi ve manevi olarak kıyamete sürüklüyor. Bu da yaşamın anlamını boşa düşürmeye kâfi. Giderayak yırtıcılığını ve yok ediciliğini kabartan kalabalıklar arasında artık ademoğlunun kendisini fark etmesinin, bilmesinin ve kendisine saygı duymasının imkânı var mı? Bu büyük hiçliğin değeri nedir yani?
Namık Kemal’e İslamcı dediğime bakmayın. O hem İslamcıdır hem Batıcı hem de milliyetçi. Bu yüzden Namık Kemal, hep kafası karışık biri olarak addedilmiştir. Oy Kemal’in aynı çapraşıklığı ve karmaşası, sonradan, Türkiye’nin siyasette güdeceği bir yola dönüşmüştür: Üç Tarz-ı Siyaset’e. Ve sadece politik açıdan değil şiirdeki poetik zekâsı ile de bu denli çatışmacı ve karmaşıktır, Namık Kemal. Yani Namık Kemal’in şiirinde de biçim ve içerik bakımından kendi içinde kontrast ve ters yönlere sahip bir yenilik var. Ve O’nun şiirdeki poetik aklı da siyasetteki aklı da birdir, biri diğerinden ayrı düşünülemez. Çünkü Namık Kemal’in düşüncesi, hasım diyebileceğimiz fikirleri ve siyaset tarzlarını yekpare olarak barındırdığı gibi çeşitli poetik görüşleri de şiirinde cem etmiş bir şairdir. Bu özellik, Namık Kemal’in ilkliğinden kaynaklanır. Ondaki bu, birbirine karşı muhalif hatta düşman gibi görünen fikrî ve siyasî yordamları bir arada toplaştırma kapasitesi, şiirinde de birçok poetik kanalı iç içe geçirebilme durumuna taşımıştır şairi, gayrı ihtiyari olarak. Namık Kemal’in, modern Türk siyasetinin de şiirinin de başında getirdiği böylesi ilginç bir deneyim var. Bu kaosa dayalı politik ve poetik duruş sonra çatallanır. Namık Kemal’den geleceğe doğru eş zamanlı olarak üç tarz-ı siyasetin yanında üç tarz- ı poetika da huruç eder. Bunlar: Tevfik Fikret, Akif ve Yahya Kemal şiirleridir. (Yeprem Türk)
Dünya
üzerinde felsefi ve siyasi bir yorgunluk var. Siyasette, kitaplarda, günlük
hayatta hatta etikte bile bunu görmek, hissetmek mümkün.
Belki de bu tür şeylerle, felsefede bir
dairenin tamamlanmış
olduğunu anlıyoruz.
Batı
felsefesi, rezervini tüketti sanırım. Amerika da bu yüzden ortaya çıkmış olsa gerek. Amerika’da felsefe yok. Çünkü şehir devletleri felsefesi küçük ve Amerika hem çeşitli hem kalabalık. Şehir devletleri felsefesi Amerika’da sökmez.
Amerika’nın tek filozofu vardır. O da Ezra Pound.
Felsefe
ya bitecek ya da el, zihin ve dimağ
değiştirmekle kurtulup yoluna devam edecek.
Şehir devletleri mantığı içinde
doğan, gelişen felsefeyi aşmış durumdadır, zamanın
ruhu. Bilirsiniz Antik felsefe, şehir/
site devletlerinde ortaya çıkmıştı. Modern dönemde de felsefe benzer
bir şekilde boy verdi.
Aslında bu, Batı felsefesinin tipik tarihi davranışını
göstermektedir.
Ve eskinin şehir devletleriyle/
beylikleriyle modern çağın
cumhuriyetleri arasında pek bir fark yoktur öte yandan. Dünyanın
nüfus bakımından oldukça kalabalıklaşmış olması bizi
yanıltmasın. Batı felsefesinin değişmez temel özelliğidir, şehir
devletlerini inşa eden dimağla gelmek.
Grek felsefesi olsun veya sonradan ona eklemlenen
modern felsefe olsun, etik ve dimağ
açısından, her anlamda şehir devletleri felsefesidir. Yarın bu dimağ aşıldığında/değiştiğinde farklı bir felsefe ortaya çıkacaktır. Ve tek taraflı bir hakikatle ayakta
duran şehir devletleri/ cumhuriyet devletleri felsefesi bu gelişmiş siyasi yapıları etik açıdan elbette taşıyamayacaktır.
Büyü ile bir kabileyi yönetecek, ayakta tutacak etiği inşa
edebilirsiniz. Ve şehir devletleri felsefesiyle
de bir cumhuriyet / şehir devletleri etiği ortaya çıkarabilirsiniz. Ancak medeniyet devreye girince, sadece şehir devletleri felsefesiyle o büyük felsefi tini
kuramazsınız. İnsanın
dünya ve ahiret mutluluğu demiş ya filozof, felsefenin ufku aslen burasıdır.
Bu hususta Heidegger’ı iyi anlamak gerekir. Heidegger,
hakikat sonrası çağ derken, şehir devletleri dimağıyla ilerleyen bir felsefenin artık mümkün olmadığını
mı kast etmişti acaba? Sanırım, öyle. Ve Heidegger, yine Aristoteles’e
dönmüştü, yani tekrar şehir devletleri felsefesinin başına. Ama işte oradan da bir şey çıkmamıştı.
Galiba Heidegger’in söylemekten kaçındığı şeyi, Erich Auerbach dillendirmiş: ‘Değişmiş koşullar altında, ulus öncesi Ortaçağ eğitiminin sahip olduğu düşünceye dönmek zorundayız, tinin ulusal olmadığı düşüncesine.’
(1)Erich
Auerbach, Dünya Edebiyatının Filolojisi, Metis Yayınları, 2010